Genel, Semt Keşifleri

Fener-Balat: İstanbul’da İki Eski Kardeş

Fener-Balat ile ilgili Şubat 2014 ayında instanbulamac.blogspot.com.tr isimli bloğumda yayınladığım yazıyı tekrar paylaşıyorum. Uzun ve benim için maneviyatı olan bir yazıdır. Görseller de instanbulamac.blogspot.com watermarklıdır. Zaman içerisinde fotoğrafladığım tarihi yapılarda ufak değişiklikler ve yıpranmalar olabilir. Ayrıca annemin çocukken yaşadığı ev de tümüyle yıkıldı 🙁 Fener-Balat’ın ruhunu merak ediyorsanız bu yazı tam da size göre.. O vakitler şu anda bölgede açılan mekanların neredeyse hiçbiri yoktu. Yeni bir yazıyla da sizlere mekanları yazacağım. Keyifle okumanız dileklerimle..

Fener-Balat..

Ali ile Veli gibi..

Ayşe ile Fatma gibi..

İki eski kardeş onlar. Hangisinin sınırı nerede biter, diğeri nereden başlar bilinmez. Ne sadece Fener ne de sadece Balat: İşte karşınızda Fener-Balat!


Bunların küçük kardeşleri de var tabii.. Bir tarafta Ayvansaray, bir tarafta Ayakapı, Cibali.. Zamanında İstanbul’un gözbebeği olan semtler.. 

  

Balat‘ta Museviler, Fener‘de Rumlar yaşarmış eskiden. Haliç’in Altınboynuz olduğu zamanlarda.. İnsanlar hepbirlikte o mozaikte mutlu mesut yaşarlarmış. Kiliseler, sinagoglar, camiler..

Pek çok yangın atlatmış bu iki semt, daha doğrusu atlatamamış.. Ahşap evler yanmış, kül olmuş.. Yerine taş, kagir evler yapmışlar. Onlar da birbirinden güzel, özel.. miş..

 

Şimdilerde harabeye dönmüş bu evler yüreğimi dağlıyor. Zerre abartı yok sözlerimde. Sık sık Fener‘e Balat‘a atıyorum kendimi. Ara sokaklarında kaybolmaya çalışıyorum ama artık o kadar aşinayım ki, her yerde bir hatıram var kendime göre.

Yanımdakiler sıkılsalar da çaktırmıyorlar benim belki bu abartılı nidalarımdan.. “Aaaa bu evin penceresini çekmiştim geçen sefer.” , “Tam şu kapının önünde bir teyze oturuyordu örgü örüyordu.” ya da “Geçen sefer geldiğimde ikinci kat çökmemişti, o da çökmüş artık :(” gibisinden..

 

Bütün cumbalar benim olsa ya!

Hepsine otursam, camından baksam, gelen geçeni seyretsem.. Olmaz mı? Bana şöyle güzel bir zaman makinası yapacak birini arıyorum, geçmişe gitmeliyiz.

O sokaklardan kimler geçmiş, o cumbalarda kimler oturmuş, o pencerelerden kimler bakmış, o kapılardan kimler çıkıp gitmiş…

  

Kimler geldi, kimler geçti..

Hayat akıp gidiyor..

Biri gidince öbürü geliyor da, herkesin ağzında aynı lakırdı: Gelen gideni aratır. Şu genç yaşımda ben dahi eski zamanların tadı yok diyorsam nerede kaldı 90’ına merdiven dayamış, kahve önünde oturan kasketli amcalar.. Bir sorun da söylesin, torunlarının dinlemekten sıkıldığı anılarını anlatsın. Hafızasına hayret edin ve özlem dolu çevresi kırışmış gözlerine bakın.

Çocuklarla konuşun, şakalaşın, hatta ceplerine harçlık sıkıştırın desem de bana itibar etmeyin çünkü mahalledeki bütün çocukları toplayıp geri geliyor veletler:) Diyeceğim o ki “Photowalk” yapmak için geldiğiniz semtlerden gidince hemen unutmayın oraları. Oranın ruhunu yaşamaya çalışın.

Kedileri de rahat bırakın artık yahu! İlginç poz yakalayacaksınız diye gerim gerim geriliyor hayvanlar (Diyene de bakınız :)).

Böyle evim olsa, böyle de girişi olsa.. Şilteyi atıp otururdum önünde hep. Sohbet ederdim komşularımla, çekirdek çitlerdik:) Belki biraz da dedikodu yapardık:) Kasabın kızı berberin oğluna kaçmış, nalburun oğlu askerden gelmiş, Huriye’nin küçük kız yine sınıfta kalmış gibisinden:) Ama art niyet yok! Herkesin birbirini kolladığı, düğünde halaybaşını çeken, cenazede tabutu taşıyan komşularımız olsa.. Kandilde helva dağıtan, mevlidde şeker, loğusa görmeye gidildiğinde şerbet en kırmızısından.. Mandalinamızı Pala Hilmi’den alsak mesela..

Aldığımızın 5. dakikasında patlayan toplarımızı ısrarla almaya devam etsek bakkal amcadan. Kurabiyeler, bisküvi arası lokumlar alıp deftere yazdırsak. Ay başında memur babamız bakkala gidip hesabı kapatmaya çalıştığında o bisküvilerin acısı fena çıksa. Top oynarken patlattığımız pabuçlarımızın bayram gelmesine rağmen yenisinin alınmaması gibi..

Fırıncı Durmuş’un camına çarptı mı toplarımız kalaylasa bizi, bir dahakine “Keserim haa topunuzu, gidin başka yerde oynayın uleeeyynn!” dese. Tınlamasak devam etsek oynamaya da fırıncı küreğiyle bi temiz dayak yesek.. Akşama bizim topu fırıncının evinin demir parmaklıklarına saplanmış bir şekilde buluyoruz tabii, Kazıklı Voyvoda’nın Balat versiyonu!

Ahh Durmuş Emmi, senin hanım annemin gününe geldiğinde ben de onun çayına tuzu basmazsaaam.. Başartüsünü arkadan düğümlemezseeem, kızının saçına sakız yapıştırmazsaaam, oğlunun misketlerini ütmezseeeem, bana da Ninü demesinler, bu böyle biline!

Balat’ta salınırken Balat Ekmek Fırını’nın devasa simitlerinden alın elinize bir tane, kemire kemire gezin. Yürürken acıktığını anlamıyor insan.  Hadi Durmuş Emmi yine sana müşteri buldum, yufka yürekliyim vesselam:)

Ben bu semtlerde popüler olmazdan evvel salındığım için hep bir savunma halindeyim. Bir de burada yaşasaymışım görün bakın neler olacaktı:) Fener-Balat benim için tarihi dokusu, mahalle havası, kaderine terkedilmişliği ve konumu açısından özel..

Fener-Balat‘ı benim için özel yapan nedenlerden birisi de annemin 1960’lı yıllarda bu bölgede yaşamış olması.. Dedemin Cibali’deki Tekel Fabrikasında çalışması nedeniyle işe yakın olsun diye Fener‘de , Balat‘ta oturmuşlar. Kendisinden iki yaş küçük teyzemle bölgenin havasını daha küçücükken solumuşlar, tatlı hatıralar biriktirmişler.

Rahmetli dedemin tuttuğu günlükten evin adresini bulduk bundan 10 sene evvel.. Adres dediysek sokak ismi: Baki Dede Sokağı..

 

Annem “Hemen evimizin yanında merdivenler vardı, lisenin öğrencileri koşa koşa koşa inerdi merdivenlerden.” diyor. Teyzemse : “Yaşlı teyzeleri elinden tutar kiliseye gitmelerine yardım ederdik.” diyor. Yola koyuluyoruz. Dayım bu evde doğmuş, küçücükken de ayrılmışlar evden. O hafızasını zorlayamıyor o yüzden.

Bereket versin ki Aya Yorgi Kilisesi‘ni ziyaret ettikten sonra sağ yoldan devam ediyor, Baki Dede Sokağı tabelasını buluyoruz, sağ çaprazda da meşhur merdivenler..  Merdivenli Mektep Sokağı.. Annem kafasını kaldırıyor, bakıyor o zaman yıkılmamış olan 3 katlı kagir eve.

Vişne çürüğüne boyanmış önce, sonra solmuş, boyaları dökülmüş, zor duruyor ayakta (Sağdaki yapı annemin yaşadığı ev, tam karşısındaki yapı ise misafir olduğumuz ev). Ama biri gelip de yıkmasa mücadelesine devam eder, yıkılmaz… Harikulade bir köşe yapısı.. Annemin gözleri doluyor. Teyzem hatıralarını biraz daha zorluyor. Şurada oynardık, burada bakkal vardı gibisinden. Fener‘in Balat‘ın kapı önünde oturan teyzeleri meşhur. Tam bizim evin karşısındaki evin önündekilerle muhabbete başlıyor annem. Eskilerden pek kimse kalmamış. Ama yine de bir tanıdık buluyorlar. Zaten bulamasa annemin içinde kalacak!

 

Bizimkiler Balat‘ta da oturmuşlar ama o zamanlar daha da küçükmüş annem, tam olarak hatırlayamıyor. Dedemin günlüğünü biraz daha kurcalasam belki bir emare bulabilirim.

Velhasılı bizim Fener-Balat‘la olan hukukumuz çok eskilere dayanıyor. Bense mevzuya 10 sene evvel müdahil oluyorum. O an yaşadığım duyguları anlatamam. Oldum olası sevdim eski binaları, tarihi yapıları. Ama Fener-Balat bir başka güzel gözümde.

Rahmetli dedem Selahattin BARGÜNOĞLU fotoğraf çekmeye ve hatıralarını yazmaya çok meraklıymış. Annemle teyzemi güzel güzel giydirir, semt semt gezdirirmiş (Aşağıda soldaki annem sağdaki teyzem-1964)..

 

Bazen ellerinde radyo müzik dinlerler, bazen fotoğraf makinası, resim çekerlermiş (Aşağıda sağdaki annem soldaki teyzem-1964).  Resimleri tab ettirdikten sonra dedem üzerlerine daktilo ile fotoğrafın çekildiği yeri ve tarihi yazarmış. Arşivciliğin böylesiyle gurur duymalı.

Belki benim bu meraklılığım geçmişe ve yaşanan anı ölümsüzleştirmeye olan ilgim ondan geliyor.

Annem soyadlarını bilse belki bu resimdeki eski arkadaşlarını bulabilirdik. Kimbilir belki yine buluruz. Dedemin günlüğünü biraz daha kurcalayıp ipuçları bulmam gerekiyor.

Bizim evden Eminönü’ne giden otobüsün güzergahı en sevdiğim güzergah. Çünkü Ayvansaray, Balat, Fener, Ayakapı, Cibali hattındaki o mahzun tarihi yapılar benim için çok kıymetli.

 

Yol boyunca gözümü ayıramam evlerden. Aradan yıllar geçti, üniversite bitti, Tarihi Yarımadada konumlanan işyerime ulaşabilmek için servisimiz benim bu çok beğendiğim güzergahı seçti. Ben her sabah serviste uyuklamama rağmen Ayvansaray‘a ulaşır ulaşmaz gözlerim faltaşı gibi açılıyor, binaları seyrediyorum. Hangisi artık iyice yıkılmak üzere, hangisinden kaç tahta eksildi görüyorum ve üzülüyorum..

Evler tarihi eser niteliği taşıdığı için zamanında konulan kanunlar evlerin restorasyonuna ve yenilenmesine ilişkin türlü zorluklar çıkarıyor. İş dönüp dolaşıp maddiyata dayanıyor. Zaten bu semtte yaşayanların sosyoekonomik seviyeleri çok düşük.

Özellikle 1955 yılında yaşanan o üzücü 6-7 Eylül olaylarından sonra semtin yerlilerinden olan Rumlar Yunanistan’a gidiyor, maddi durumu iyi olup da kalanlar boğaz hattındaki Tarabya, Arnavutköy, Kuruçeşme gibi daha lüks semtlerde kendilerine yalılar yaptırıyorlar. 1950’li yıllarda başlayan “Köyden Kente Göç” furyasından Fener ve Balat da etkileniyor. Çoğunluğu Karadeniz’den geliyor sakinlerinin. Bu evleri fiyatı uygun diye tercih eden insanlardan profesyonel restorasyonu karşılayabilecek bir bütçeyi nasıl bekleyebiliriz?

Bu dönemde Haliç kıyısındaki fabrikalarda çalışan kişiler ikamet etmek için Fener‘i, Balat‘ı, Ayvansaray‘ı tercih ediyorlar. Ancak sanayileşmenin çirkin yüzü -kirlilik- Haliçte boy gösteriyor. Sanayi atıklarıyla Altınboynuz balçık yuvasına dönüşüyor. Semtlerin kimliği yavaş yavaş değişiyor. Cemaati azalan kilise ve sinagogların yanına camiler yapılıyor.

1980’li yıllara gelindiğinde ise Tarlabaşı yazımızdan hatırlayacağınız üzere dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin DALAN’ın  yürüttüğü dönüşüm operasyonlarından Fener-Balat da nasibini alıyor.

Fabrika atıklarıyla iyice kirlenen, kokudan yanına yanaşılmayan Haliç’i temizlemek ve etrafındaki fabrikaları şehrin dışına taşımak üzere yola çıkılsa da bu yüzlerce tarihi binanın yokolmasına neden oluyor. Osmanlı’dan yadigar pek çok yapı yıkılarak Haliç’in etrafı açılıyor, park ve bahçeler yapılarak halkın hizmetien sunuluyor. Gelgelelim evlerle sahil arasından geçen yol halkın sahile ulaşmasına engel oluyor.

Zaten fabrikalarda çalışanların tercih ettikleri evler fabrikaların taşınmasıyla boşalıyor ve yeni sahiplerine “Merhaba” diyor.. 1990’lı yıllardaki terör lanetinin kilometrelerce uzaktaki Fener-Balat‘ı etkileyeceği kimin aklına gelirdi ki.. Köylerini boşaltmaları söyleniyor insanlara, onlar da “Taşı, toprağı altın.” diyerek İstanbul‘a geliyorlar.

Ya Tarlabaşı, ya Süleymaniye, ya da Fener-Balat.. Bazı evler sahipsiz, gelip işgal ediyorlar. Kimisi neredeyse harabe, bir gömlek fiyatına kiralıyorlar.

Sobayı yakacak kömür de veriliyor nasılsa.. Haliç’i temizlemeye çalışırken, bu sefer de hava kirliği yakasına yapışıyor Fener-Balat‘ın.. Sahil hattındaki balıkçılar da iş yapmaz oluyor, bir bir kapanıyor. Fener-Balat bir nevi “kangren” olup kendi kaderine terk ediliyor.

Evler yıkılmaya, insanlar göçmeye mahkum.. Bedelleri iyice düşürülüp sonra gizli eller tarafından satın alınan bu evleri faiş fiyatlara okutmanın adına da “rant” deniyor. Tanıdık bir tabir, Tarlabaşı‘nda da böyle olmadı mı? Ayvansaray‘ın bir kısmı yıkıldı bile.. Öylesine çirkin, estetik yoksunu, fabrikadan çıkmış gibi bir örnek, sanat ve incelik yoksunu, ruhsuz beton yığınları!! Nice depremler, seller, yangınlar, fırtınalar atlatmış bu evler, yaşlandığı halde yaşamını gururla devam ettirirken birileri geliyor ve balyozu vuruyor!

Etmeyin! 

Yıkmayın diyorum. 

Onarın, yenileyin, restore edin! 

İnsanlar kilometrelerce uzaktan bu yapıları görmeye geliyorlar.

Ufak şehir turlarıyla yerli turistler için de cazibe merkezi haline geliyor yavaş yavaş. İstanbul’a milyonlarca turist geliyor. Bu evleri restore edip sanat merkezleri, elişi atölyelerine dönüştürsek hoş olmaz mı, güzel kafelerle desteklesek, bizden öğelerle bezesek..

Semtteki antikacılar ilgi çekiyor. Bir kaç tane daha açılsa, Çukurcuma gibi olsa.. Olmaz mı? Bu da bir çeşit ticaret, ekonomik kalkınma yolu değil mi?

Bölgede çok önemli kilise ve sinagogların bulunduğunu söylemiştik. İstanbul’a gelen turistler muhakkak onları da görmek istiyor.

Ayrıca heybetli duruşu ve kırmızı tuğlalarıyla Fener Rum Erkek Lisesi (Mekteb-i Kebir-Kırmızı Mektep) de büyük ilgi topluyor. Fransa’dan getirilen kırmızı tuğlalardan yapıldığı için “Kırmızı Mektep” olarak anılırmış.

İlk kuruluşu İstanbul’un fethinden sonra 1454 yılına dayanıyor, son halini ise 1881’de Mimar Dimadis‘in çabalarıyla alıyor. Semte gelip bu okul ile aşağıda paylaştığım evi çekmeyen yoktur.

Instagram camiasında fenomendir bu iki yapı. Önündeki kitabesiyle çatısından sarkan mavi naylon brandasıyla nice amatör fotoğrafçıya malzeme oldu.

Hatta bir Ninüsözü der ki: “Bu evi çekmeyeni dövüyorlarmış!” :)) ondan mütevellit bol bol çekip de paylaşmamız 🙂

Ara ara gidiyorum Fener‘e Balat‘a, çoğunlukla annemle teyzemi de yanıma alıyorum. Anemi çocukluğuna götürüyorum.

Son gidişlerimizde artık üstteki katlar yıkılmış, pencereler çıkarılmış, ne yazık ki harabeye dönmüştü. İçimiz burkuldu. İki kelam etsem annem ağlayacak.

 

Tam o esnada annem oradan geçen bir bayana selam verdi yine, pek hatırşinastır! Bayan komşusunun gününden çıkmış elinde bir kase aşure ile bize gülümsedi. Muhabbete daldılar. Meğerse bizim evin karşısındaki ev onlarınmış. Yirmi yıldan fazladır orada ikamet ediyorlarmış. Bizim ilgimizi görünce evine davet etti sağolsun.  Hep dışarıdan baktığım o evlerden birine girecektim nihayet.

Ne mutluluk!

Ve o ev tam da bizim evin karşısındaydı.

Eğri büğrü merdivenlerden tırmanıp 3. kata çıktık ama, kapıdan girer girmez bizi bir duman kitlesi karşıladı. Evin kızı sobayı yakmayı becerememiş, tütmüş soba. Duman olmuş heryer.. Heryer dediğim de taş çatlasa 40 metrekarelik bir alan.

Dumanı umursamadan gittim cumbaya oturdum, açık olan camdan mahalleyi, Fener Rum Lisesi‘ni, en önemlisi de bizim evi seyre koyuldum. Tarifsiz bir mutluluk.. İki göz odası var zaten evin. Arkadaki oda hem yatak odası hem de mutfak. Hayali güzel oluyor ama o şartlarda yaşamak gerçekten zor. Ev ahalisini daha fazla mahçup etmemek için kalkıyoruz ama evin sahibesi sağolsun muhakkak çaya da beklediğini söylüyor. Bina komple onlarınmış, 750.000 vermişler de satmamışlar, daha fazla istiyorlar demek ki.. Fiyatlar önce düşürüldü, sonra teker teker evlerin satıldığını görenler olayın rengini anlamaya başladı yavaştan.

Ara ara gidiyorum Fener’e Balat’a, çoğunlukla annemle teyzemi de yanıma alıyorum. Anemi çocukluğuna götürüyorum.

Bu eski ama çok kıymetli fotoğraflardaki şirin simasını evin yanında hayal ediyorum.

Dedim ya bir zaman makinası istiyorum. Bi arkadaşa bakıp çıkacakmış gibi annemin çocukluğuna şahit olabilsem, o sokakta onunla seksek oynasam, Merdivenli Mektep Sokağı’nın merdivenlerinden aşağı kaçan topumu alabilmek için peşinden koşabilsem, o evlere girsem birer birer, ilk yapıldığı zamanlara şahit olabilsem.

Duvarların boyaları kustuğu harabe evlerin her badanası değiştiğinde insanlarının ve çehrelerinin de değiştiğini gözlemleyebilsem. O zamanlarda henüz yok olmamış bazı erdemleri kulağından tutup günümüze getirsem fena olmaz mı?

Biraz daha eskiye gitsem, Atatürk’ü Mustafa Kemal’ken o da bir çocukken görebilsem, dehasına yanı başından hayran kalsam.. Ne güzel olurdu..

Özlüyorum yaşadığım güzellikleri ve hatta yaşamadıklarımı, ben dünyada yokken gerçekleşenleri. Çalın Davulları türküsünü duyunca Selanik‘e gidiyorum Atamın yanına, Yeşil Ördek  türküsünü duyunca annemin çocukluğuna gidiyorum Fener‘e.

Biletler çok uygun, biraz hayal gücü, çokça duygu.. Birkaç kenarı yırtılmış fotoğraf, birkaç anı.. Gidebiliyorum ben.. Siz de gelin, takılın peşime. Anlatın bana hikayelerinizi. Sizi de çocukluğunuza götürüp dokuz taş oynatayım çocukluğunuzla. Olmaz mı?

Balat..

Fener..

Hatıralar..

Yaşanmışlıklar..

Semtler ve onların ruhları..

Şad olsun!

Ben niye geziyorum semt semt, sokak sokak? Ölmesin diye bu evler, yaşasınlar diye fotoğraflarda da olsa. 

 

 

Fotoğrafını çektiğim bir ev yaşayacak benimle, unutmayacağım!

Yaşlılığımı düşünemiyorum! Kendi hatıralarım yetmiyormuş gibi bir de bu sokaklar, bu kapılar, pencereler, cumbalar. Hikaye avcısıyım ben. Hikayeler ölmesin istiyorum. Soran olursa söylerim, anlatan olursa dinlerim.

 

Fener..

Balat..

Ayvansaray…

 

Fener‘in feneri söndü!

Balat‘ın balatası yandı!

Ayvansaray‘ın sarayları yıkıldı!

Cibali‘de de “asayiş berkemal” değilmiş duyduğuma göre..

Ne yapmalı, ne etmeli?

 

Ben anca yazıyorum, fotoğraf çekiyorum, anlatıyorum insanlara..

Siz de tutun bir ucundan, evlerin fotoğrafını çekerken siz, ben de sizi çekerim belki, ölümsüzleşirsiniz. Yıllar sonra hiç ummadığınız bir anda fotoğrafınızı elinize tutuşturur, buyrun gençliğiniz derim belli mi olur..

 

Hikaye bitmez..

Yola devam..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

 

Nilgün Sultan KARAKAŞ