Tag

seyahat

Genel, Kahve Mekanları, Kahve ve Seyahat

Kahve ve Seyahat Üzerine Söyleşi : Esra Uğurlu

Seyahat artık hayatımızın önemli bir parçası.. Hepimizin en büyük deşarj yöntemi oldu. Kendimizi mütemadiyen ucuz uçak bileti kollarken buluyor, günlerimizi yeni seyahatleri planlamakla geçiriyoruz. Elimizde mis gibi kokan bir fincan kahve de varsa değmeyin keyfimize.. İşte tam olarak böyle bir anda aklıma geldi Kahve ve Seyahat üzerine bir söyleşi yapmak.. Kahvenin hayatımızdaki ve yolculuklarımızdaki yerini gözlemlemek için iyi bir fırsat olur diye düşündüm. Serinin ilkini çok severek takip ettiğim Esra Uğurlu ile yapmak istedim. Sağolsun beni kırmadı, nefis bir söyleşi yaptık Coffeetopia kahveleri eşliğinde. Coffeetopia dünyanın dört bir tarafından gezginleri ağırlayan Türkiye’nin en başarılı 3. nesil kahvecilerinden biri olduğu için, projemle birebir örtüştü doğrusu.

Kenya-Nairobi

Esra, benim takip etmekten büyük keyif aldığım bir influencer olmakla birlikte zaman içerisinde en yakın arkadaşlarımdan biri oldu. Kahvemizi yudumlarken onun eşsiz seyahat deneyimlerini dinlediğim nice güzel buluşmalarımız oldu. İnsana, doğaya, hayvanlara verdiği değerin lafta kalmayışı ve mütevazılığı onu diğerinden ayıran en büyük iki özelliği bence..

Vietnam-Hanoi

Yönünü Asya’nın, Afrika’nın gizemli topraklarına dönmüş, insanları doğal yaşantısının içinde gözlemlemeyi seven, bunu yaparken gösterişten uzak, içinden geldiği gibi davranan bir gezgin. Aynı zamanda da bir kahvesever. Haydi şimdi lafı uzatmadan söyleşimize geçelim, keyifli okumalar..

1- Merhaba Esra, bize biraz kendinden bahseder misin? Seyahat tutkunu nasıl keşfettin? 

Ben Esra Uğurlu. 35 yaşında bir Sosyologum.  Dünyayı keşfetme arzumun önüne geçmek mümkün olmayınca bir süre önce tam zamanlı işimi bıraktım. Şimdi yarı zamanlı şekilde çalışarak dünyayı geziyorum.

Myanmar-Bagan

Dünyayı gezme, yeni yerler keşfetme, farklı kültürleri tanıma hayalim hep vardı; ama çoğu insan gibi ben de seyahat edebilmek için çok para gerektiğine inanıyor ve biraz da korkuyordum. Yakın ve kısa rotalar ilgimi çekmiyordu. Gitmek istediğim yerlerin daha az tercih edilir yerler olması, hatta güvenli yerler olmaması sebebiyle de endişelerim vardı.

Tanzanya-Darusselam

Bir gün, daha fazla beklemek istemediğime karar verip Fas’a gittim. Fas beni çok tatmin eden bir gezi oldu; fakat o ateş Fas seyahatiyle değil 2. ülkem Hong Kong ile alevlendi. Beklentisiz gittiğim Hong Kong beni çok şaşırttı ve daha sık seyahat etmeye karar verdim.  Ardından da Tanzanya geldi.

2-Yolda olmak sana neyi ifade ediyor? Yolun kendisini mi seviyorsun yoksa bir yere ulaşmayı mı?

Yolda olduğum anlar en mutlu zamanlar. Sanırım ben yolun kendisini sevenlerdenim. Yolda olmanın heyecanını hiçbir şeye değişmem. Özellikle trenle yolda olmaya bayılıyorum. Tren yolculuğu yaparken amacım bir yere ulaşmak değil, o anın keyfini çıkarmak oluyor. Trenler çok dinamik ve hareketli oluyor. Trende kendimi bir yere ulaşmaya çalışan biri gibi değil de bir filmin içindeymiş gibi hissediyorum.

Madagaskar-Morondava

3-Seyahatlerine nasıl hazırlanıyorsun? Rotaları neye göre belirliyorsun?

Rota belirlerken; gideceğim yerin vizesiz veya kolay vize veriyor olması, o noktaya uygun bilet bulma imkanı, bütçe dostu olması ve en önemlisi bu yerin kültürel açıdan beni heyecanlandırması gibi etkenler devreye giriyor. Sanırım en önemli kıstasım, gideceğim yerin beni heyecanlandırması ve şaşırtması.

Sri Lanka-Nanu Oya

Seyahate çıkmadan önce bol bol okuyup araştırıyorum; ancak seyahatlerimi günü gününe planlamak bana göre değil. Bazen ilk gece kalacağım yeri ayarlamadan bile yola çıktığım oluyor.

Guney Afrika-Cape Town

Benim gittiğim ülkede en çok ilgimi çeken şey gündelik yaşam. İnsanlar ne giyiyor, ne yiyor, ne içiyor, nereden alışveriş yapıyor, ne iş yapıyor, nasıl ulaşım sağlıyor, düğünleri-cenazeleri nasıl, çocuklar nasıl oyunlar oynuyorlar, gelenekler neler, geçimlerini nasıl sağlıyorlar… En çok sevdiğim şey sokaklarda ve pazarlarda amaçsızca dolaşıp kaybolmak. Bu sebeple çok da planlı programlı gezmeyi tercih etmiyorum.

4-Kahvenin hayatındaki yeri nedir? Seyahatlerinde kahvecileri de keşfetmeyi sever misin?

Kahveye bayılırım, tam bir kahve insanıyım. Gün içinde abartılı ölçeklerde kahve içiyor olmasam da kahvesiz gün geçirmiyorum.

Kenya-Nairobi Kahveci

Seyahatlerimde kahve arayışına mutlaka giriyorum. Gezdiğim ülkeler genellikle refah seviyesi düşük yerler olduğundan kahveci keşfetmek biraz zor olsa da gittiğim yerlerin yöresel kahveleri varsa mutlaka bulup deniyorum.

5-En çok hangi kahveyi seviyorsun? Evinde kahve demleme ekipmanın ya da kahve makinen var mı?

Ben kahvede sadelikten yanayım. İçine süt, şurup vs katılmış kahveler bana göre değil. Yoğun kahve tadını almayı severim. Espresso, Americano ve Türk Kahvesi en sevdiklerim.

Eve kahve makinesi almayı hiç düşünmedim. Bence çok yer kaplıyor 🙂 Moka Potum ve bakır cezvem şimdilik bana yetiyor.

6-Bu vakte kadar denediğin en ilginç kahve hangisiydi?

Denediğim en ilginç kahve tartışmasız Vietnam’ın Yumurtalı Kahvesi idi.

Vietnam-Tren Yolunda Yumurtalı Kahve

Çırpılarak kremsi hale getirilen yumurtaya, yoğun Vietnam kahvesi ve yoğunlaştırılmış süt eklenmesi ile elde edilen yumurtalı kahve, ister soğuk ister sıcak olarak tüketiliyor. Kıvamlı olması sebebiyle bir kısmı kaşıkla tüketilen kahvenin tadı biraz dondurmalı kahveyi andırıyor. Kıvamı sebebiyle aslında daha çok tatlıya benziyor. Ben severek tükettim.

7-Asya’da çay kültürünün daha baskın olduğunu görüyoruz. Buna rağmen aradan sıyrılan ilginç kahve deneyimlerin oldu mu? 

Son birkaç yılda çok fazla Asya seyahati yaptım. Dediğin çok doğru, çay ağırlıklı bir içecek kültürleri var. Çayları da o kadar güzel ki… Özellikle Uzak Doğu’nun buzlu çaylarına bayılıyorum. Bu ortamda üçüncü dalga kahvecilerin peşine düşmek akıl karı değil; ama karşıma çıkan kahve alternatiflerini de değerlendirmeden geçmedim.

  • Hong Kong’da geleneksel bir lezzet olan Yuen Yeung, ‘Kahveli Sütlü Çay’ gerçekten beğendiğim bir tat. Çay ve kahvenin aynı içecekte buluşması fikri biraz enteresan geliyor olsa da kahveyi sütlü içmeyi seven biri olmadığım halde bu içeceği çok seviyorum. Market raflarında şişelenmiş olarak da satılıyor.

Hong Kong – Kahveli Sütlü Çay (Yuen Yeung)

Hong Kong – Yuen Yeung (Şişelenmiş Kahveli Sütlü Çay)

  • Vietnam’da diğer Asya ülkelerine göre kahve tüketimi çok daha fazla. Adım başı geleneksel kahvecileri görmek çok olağan. Bu kahve dükkanlarında fiyatlar çok uygun ve dükkanlar günün her saati kalabalık. Kahvenin yanında buzlu yeşil çay gelmesi enteresan bir detay ama zamanla siz de alışıyor, kahvenin yanında yeşil çayı arar oluyorsunuz.

Vietnam – Kahve yanında Buzlu Yeşil Çay İkramı

  • Vietnam’daki en ilginç kahve ise kuşkusuz “Yumurtalı Kahve”. Kulağa itici geldiğinin farkındayım ama bu kahveyi daha çok sıvı bir tatlı çeşidi gibi düşünmek daha doğru.

Vietnam – Yoğun Kıvamlı Yumurtalı Kahve

8-Seyahatlerinde sırtçantanda termos ya da cezve taşır mısın?

Genellikle uzun seyahatler yaptığım için sırt çantamda mümkün olduğunca az eşya taşımaya çalışıyorum; fakat kahve keyfimden ödün veremiyorum. Önceki yıllarda bakır cezve taşırken, son seyahatlerimde yanımda moka pot taşıdım. Moka potla kahve demlemek hem çok kolay hem de çok keyifli. İmkan olsa hem cezve hem moka pot hem fincan hem de termos taşırdım 🙂

Uzun seyahatlerim dışında Türkiye içinde kamp yapmayı da çok seviyorum. Kamplarda da yanımda cezve veya moka pot taşıyorum mutlaka. Közde kahve keyfine bayılırım. Benim olmazsa olmazım kahve.

9-Kahvenin kokusunu mu daha çok seversin, tadını mı?

Kahvenin kokusu her zaman güzeldir; ama tadı bazen…

Kahve kokusunu daha çok severim.

10-Kahvenin yetiştiği ülkelerden herhangi birinde bulundun mu? Bulunduysan bu bölgede yaşayan yerli halkın kahveye bakış açısı nedir? 

Kahve yetiştiren Kenya, Tanzanya, Madagaskar, Vietnam, Laos ve Filipinler gibi ülkelerde bulundum.

Kahve yetiştiren ülkelerde kahve tüketiminin çok yaygın olmaması dikkat çekici olsa da kahve, maalesef alım gücü düşük olan halkın ulaşabileceği kadar ucuz bir şey değil. Kahvenin dünya ekonomisindeki yeri göz ardı edilemez.

Vietnam – Kahveci

Üretim yapılan ülkelerdeki kahvenin neredeyse tamamı ihraç ediliyor. Kahve az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler için çok önemli çünkü ciddi anlamda döviz kaynağı. Gördüğüm kadarıyla; yerel halk kahve almak istiyor da ulaşamıyor gibi bir durum söz konusu değil. Mesela sokakta biri sizi çevirip, sizden ona kahve almanızı istemiyor; sizin ona gazlı içecek almanızı istiyor. Onlar için keyifli olan şeyler, işlenmiş ürünler. Bu sebeple bizlerin kahve düşkünlüğüne anlam verebildiklerini de düşünmüyorum.

11-Sence kahve üretildiği yerlerde mi daha çok tercih ediliyor yoksa yetiştirilmesinin mümkün olmadığı coğrafyalarda mı bir tutku haline dönüşmüş?

Kahve yetiştirilmesinin mümkün olmadığı coğrafyalarda değer bulmuş bir tüketim ürünü. Kahvenin yetiştirildiği toplumlarda ciddi anlamda kahve düşkünlüğü görmek mümkün değil. Kahve onlar için bir keyif değil, istihdam demek. Kahvenin ekimi, işlenmesi, ticareti, ulaşımı ve pazarlaması dünya çapında milyonlarca insana istihdam sağlıyor. Dolayısıyla kahveye başka bir anlam yüklediklerini göremiyoruz.

12-Denemek istediğin bir kahve çeşidi var mı?

Yeryüzünde denemediğim kahve kalmasın isterim; ama en merak ettiğim, dünyanın en pahalı kahvesi Kopi Luwak.

Bilmeyenler için; Asya’da yaşayan bir tür misk kedisi kahve bitkilerini yerken kahve çekirdeklerini de bütün bütün yutuyor. Mideye bütün halinde inen bu kahve taneleri, midedeki asitlerin etkisiyle fermantasyona uğrayarak, doğal bir şekilde işlem görüyor. Dışkı yoluyla dışarı atılan bütün haldeki kahve çekirdekleri toplanıp, sterilize işlemlerinden geçtikten sonra kurutularak tüketime hazır hale geliyor.

Ancak bu kahve için pekçok misk kedisinin kafeste, esaret altında tutulduğunu bilmek can sıkıcı. Bildiğim kadarıyla Kopi Luwak kahvesinin yabanıl misk kedilerinden mi, yoksa kafesteki misk kedilerinden mi elde edildiğini anlamanın bir yolu yok. Eğer yerinde görüp yabanıl misk kedilerinden elde edildiğine inandığım bir kahveye ulaşırsam bu kahveyi denemek isterdim. Aksi takdirde deneyebileceğimi sanmıyorum.

13-Türk kahvesi ile aran nasıl?

Türk kahvesini içmekle kalmam, telvesine kadar yerim; ne kadar sevdiğimi sen düşün 🙂

14-Sence ülke bazında milli gelenek ve alışkanlıkları belirleyen güç nedir? Sosyoekomik seviyesi düşük olan ülkelerde insanların yeme içme eğilimleri konusundaki gözlemlerin neler?

Ekonomik açıdan parlak görüntü sergilemeyen ülkelerde beslenme alışkanlıkları, besleyici değeri ve ulaşılabilirliği yüksek ürünlerden oluşuyor.

Gelir seviyesinin düşük olduğu bir ülkede siz: ‘Ben et yemiyorum.’ dediğinizde bunun oradaki insanlar tarafından anlaşılması güç olabiliyor; çünkü et, bu insanlar için çok büyük bir besin kaynağı fakat gelir seviyesi düşük halkın ete ulaşması çok güç. Bu sebeple pirinç, mısır ve patates bazen de alışık olmadığımız besinler devreye giriyor.

Geçen mart ayındaki Laos seyahatimde ülkedeki mutfak ürünlerinin diğer Asya ülkelerine göre pahalılığı ve ülkedeki gelir seviyesinin oldukça düşük olduğu dikkatimi çekmiş, sohbet etme imkanı bulduğum bir yerliye nasıl geçindiklerini sormuştum. “Gerçekten gelirimiz çok az ve her şey pahalı. Bu nedenle bulduğumuz her şeyi yemek zorundayız. Eğer domuz kesmişsek; kulaklarına, burnuna kadar her yerini yeriz. Ancak böyle geçinebilir, böyle beslenebiliriz.” demişti.

Aynı gün beraber gezdiğimiz pazar yerinde bahsettiği şeyi çok daha iyi anlamıştım; çünkü pazarda hayvanların tüm uzuvları, leğen içinde pıhtılaşmış kanları, tezgahta sereserpe yatan sincapları, yılanları, dereden toplanıp getirilmiş kurbağaları, satıcıların pazarcı küreğiyle adeta poşetle çekirdek satıyormuş gibi tarttığı çekirge ve çeşitli böcekleri yakından görmüştüm. Aynı şekilde doğa yürüyüşüne çıktığım ekipteki yerel rehberimizin ormanda fare ve kurbağa yakalayıp bunları pişirmeye çalışması yine biz modern şehir hayatı yaşayanlar için ekstrem bir örnek. Yürüyüşten birkaç gün önce bir köylünün evinin önünde kestiği horozun kanını ne sebeple bir kaba doldurduğunu anlamak da artık benim için zor değil.

15-Seyahatlerinde kahve ile ilgili ilginç bir anın varsa bizimle paylaşabilir misin?

Laos’taki yürüyüşten bahsedince aklıma doğadan kestiğimiz bambular geldi. Bu bambulardan bardak yapıp bardakların içinde de dereden aldığımız suyu kaynatmıştık. O yoklukta, kendi yaptığım yeşil bambu bardağımda granül kahve bile olsa sabah ateşi karşısında kahve içmek çok keyifli gelmişti.

Laos – Kendi yaptığım bambu bardakta kahve

Madagaskar’da bir sahil kasabasındaki sokak tezgahında turistlerin kahve içtiklerini görünce bir tabure çekip ben de oraya oturmuştum. Tencere içinde kaynattıkları lezzetli kahveyi, öylesine suya sokup çıkardıkları plastik bir bardakla servis ediyorlardı. Günlerce sabah kahvelerimi o tezgahta içtim.

Gürcistan-Ushguli

KISA KISA..

En sevdiğin espresso bazlı kahve: Americano

En sevdiğin manuel demleme yöntemi: Moka Pot

En güzel kokan kahve: Türk Kahvesi

En ilginç kahve: Yumurtalı Kahve

İçtiğin en pahalı kahve: Henüz öyle aşırı pahalı bir kahve içmedim.

İçtiğin en ucuz kahve: Vietnam kahvesi (2,5 TL)

İçtiğin en kötü kahve: Granül Kahve

Kahve çekirdeğini en çok beğendiğin ülke: Kenya

Kahvenin yanında en çok sevdiğin eşlikçi: Bitter Çikolata

 

Kahve ve Seyahat konulu söyleşimizin ilkini sevgili Esra Uğurlu ile gerçekleştirdik.. Fotoğrafları bile içimi kıpır kıpır etmeye yetti! Özellikle de şu “yumurtalı kahve”de aklım kaldı. Her insan yeni bir dünya, dünyanı bize açtığın için çok teşekkür ederim Esra..

Esra Instagram’da @esrauurlu hesabından çok güzel paylaşımlar yapıyor. Takip etmenizi şiddetle öneririm.. Özellikle de aynı rotaları görmekten sıkılanlara ilaç gibi gelecek cinsten!

Yeni söyleşilerde görüşmek üzere..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts
Canım Lviv’den Yeni Geldim Hiç Öpmiyim: Lviv Hakkında Bilinesi Detaylar
20 Ocak 2018
Çok Gezersen Evde Kalırsın!
26 Aralık 2017
Doğu Ekspresi ile Machu Picchu..
19 Aralık 2017
Gezsempatik, Yurtdışı Gezileri

YURTDIŞINA ÇIKMADAN ÖNCE DEĞİŞİK DÖVİZLERİ NEREDEN ALABİLİRİM?

Seyahatler artık hayatımızın önemli bir parçası.. Yurtiçinde gezerken iyi hoş ama, ne zaman ki adımımızı herhangi bir kara, hava ve deniz sınırımızdan dışarı atıyoruz, pek çok farklı para birimi ile karşılaşıyoruz.. Şu an bütün döviz bürolarında Amerika Doları ($) ve Euro (€) bulmak mümkün.. Peki para birimi farklı olan bir ülkeye seyahat edeceksek değişik döviz türlerini nereden bulacağız? Kendi ülkemizde temin etmeden gittiğimizi düşünelim.  İşte o zaman külahları değişiyor, havaalanlarındaki “kazıkçı” döviz bürolarının gazabına uğruyoruz. En iyi ihtimalle şehir mekerkezinde en az komisyonu alan döviz bürosunu bulmaya çalışıyoruz.

Danimarka-Kopenhag-Nyhavn

Bu esnada zaten değeri gitgide azalan paramız ufaldıkça ufalıyor, eğlenmek için gittiğimiz seyahatlerimiz maddi birer külfete dönüşüyor.. Peki yok mudur bunun bir çaresi? Var efendim! Bu yazı bunun için yazıldı 🙂

Kapalı Çarşı

Ben Tarihi Yarımada’da çalışıyorum. Haliyle turist yoğunluğuna paralel olarak döviz bürosu sayısı da çok.. Budapeşte’ye gitmeden evvel beni bir merak aldı. Acaba Macar Forintini İstanbul’da bulabilir miydim? Çevremdeki döviz bürolarına sormaya başladım. Tüm oklar aynı yeri gösteriyordu.

Çemberlitaş

Tam Çemberlitaş’ın karşısında yer alan Üçel Dövizi buldum ve sordum: “Sizde Macar Forint’i bulunur mu?” . Tabi dediler.. Trink diye istediğim miktar dövizi önüme koydular. Tabi ben önce dedim acaba çok komisyon alıyorlar mı? CE Currency uygulamasından kontrol ettim, 1 ya da 2 TL gibi bir fark vardı. Böyle olunca içim daha da ferahladı..

Macar Forinti (HUF)

Sonrasında Bulgaristan seyahatim için “Bulgar Leva”sını, Peru seyahatim için “Peru Yeni Sol”ünü, Ukrayna seyahatim için “Grivna”yı, Danimarka seyahatim için “Danimarka Kronu”nu buradan yine en fazla 1-2 TL farkla alıp rahat rahat gittim bu ülkelere..

Ukrayna Para Birimi: Grivna (UAH)

Bugün de Singapur ve Malezya seyahayim için “Singapur Doları” ile “Malezya Ringgiti” aldım, bu satırları Kapalı Çarşı’dan taze taze yazıyorum 🙂

Singapur-Doları

Ben ilk gittiğim zaman her hangi makul bir döviz bürosu bulana kadar beni bir müddet idare edecek kadarını çeviriyorum. Çünkü;

  • Yeni bir ülkeye ilk ayak basıldığında bir acemilik ve yorgunluk oluyor.
  • Havaalankarındaki döviz büroları her daim yüksek miktarlarda komisyon alıyorlar.
  • İnsanın aklında binbir türlü düşünce oluyor, o telaşe ile para bozduracak yer bulmak zulme dönüşebiliyor.
  • Bazı yerlerde kredi kartı geçmeyebiliyor, iş ve işlemler için yerel para gerekebiliyor.

Tüm bunları düşününce, İstanbul’da yaşayan ve farklı ülkelere seyahat etmeyi seven biri için Üçel Döviz tam bir kurtarıcı.. Az da olsa, cebinizdeki yerel para sizi daha güvende hissettirecektir.

Üçel Döviz-Çemberlitaş

Seyahat öylesine güzel birşey ki onun önündeki tüm engelleri ortadan kaldırıp, oluşabilecek tüm kaygıları da minimize etmek gerek.. Aksi takdirde keyif almak için çıktığımız yol zulme dönüşebilir..

Budapeşte-St.Stephans Basilica

Seyahatseverler için en ufak bir para dahi önemlidir. Komisyonlara verilebilecek o paralarla belki bir müze daha ziyaret eder, bir lokal yemek daha tadarız, ya da böyle gül şeklinde dondurma yiyebiliriz:)

Peru-Cusco-Aguas Calientes

İstanbul’da değişik döviz türlerini bulmak mümkün! Şimdi dünyanın geri kalanı düşünsün 🙂

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah ..

Nilgün KARAKAŞ

 

Related posts
Genel, Gezsempatik, Yurtdışı Gezileri

Canım Lviv’den Yeni Geldim Hiç Öpmiyim: Lviv Hakkında Bilinesi Detaylar

Merhaba. Ben Yesempatik pengueni Ninü. Ben de Lviv gezisi sonrası Lviv övme hastalığına yakalandım. O kadar çok çünkü sıralayabilirim ki konuyla ilgili.. Bu ara çok bulaşıcı bu virüs. Muhtemelen size de bulaşacak, kayıtsız kalamayacaksınız. İşinize yarar belki diye Lviv hakkında bilinesi detayları bilgilerinize arz ederim!

Rynok Meydanı-Christmas Market

NE OLURSAN OL GEL! (VİZESİZ& PASAPORTSUZ)
Zati vizesiz olan Lviv‘e artıkın pasaportsuz, yeni çipli kimliklerle girilebiliyor. Ama kapıda sorguya takılıyorsunuz. Muhakkak uçak gidiş dönüş biletinizin ve otel rezervasyonunuzun çıktısını alın. Bir de cebinizdeki paraları göstermenizi istediklerinde garipsemeyin. Yani evet gerçekten çok garip, ama Lviv‘in güzelliğine gölge düşürecek bu hareketleri ben görmezden geliyorum.

Paraların fotoğrafını çekmeleri de cabası. Bence pasaportunuz varsa “kimlik kasmayın”. Haybeden kaybedilen 1-2 saate yüreğiniz cızz etmesin sonra. Ama pasaportunuz yok diye de gitmemezlik yapmayın 🙂 . Dizi dizi inciyim, tutarsızlıkta birinciyim 🙂 .
HAVAALANINDAN MERKEZE GİDEN YOLUN ÖYKÜSÜ..
Lviv nasılsa ucuz, taksiyle giderim bencilere selam olsun! Sizi gidi koca yürekliler! Canım, ressmen 3 grivna 9 numaralı troleybüs bileti.

Niçin yok yere 150-250 grivna veresiniz ki? Yo yo, savurganlığın böylesine saygı duyamıyorum azizim, üzerime gelmeyiniz.. Bileti şoförden alıp sonra yerine yerleştirip işaretliyorsunuz. Ben işin sırrını kaptım, herkesin biletini ben işaretledim. Muavincilik kafasını seviyorum 🙂 . 9 numaralı troleybüs sizi üniversitenin önündeki durakta bırakıyor. Yaklaşık 10 dk yürüdükten sonra old town a ulaşabiliyorsunuz.

Ben lazım olur belki diye gitmeden evvel Ukrayna taksi uygulaması UKLON’u indirmiştim ama gerek kalmadı. Yok ben ille de taksiye binicem diyorsanız bari bunu kullanın.. 
ELLERİ ÖPÜLESİ PARA BİRİMİ: GRİVNA=UAH
Bizim paramızdan daha değersiz -burası biraz ağır oldu sanırım- bir para bulmanın tatlı sarhoşluğu.. Danimarka kronu ile yurdumuza giriş yapan bir “nordik” coolluğunu Lviv‘de yaşayabilmenin dayanılmaz hafifliği.. An itibariyle 1 TL 7.64 grivna.

Ahhh grivna, sen ne güzelsin: Benimle evlenir misin? Dikkatimi çeken paranın böylesine değersiz olmasına rağmen 1 grivananın dahi kağıt olması..

Dim Legend-Baca Temizleyicisi

Yani Dim Legend‘de baca temizleyicisi heykelinin şapkasına bozuk para atmak zorunda kalmasak resmen coin (yazar burada bozuk para değil de coin diyerek Evropadan yeni geldiğini hissettirmek istiyordu adeta, tümüyle görgüsüzlük :/ ) görmeden Lviv‘i terkedecekmişim.. İlginçli..
LVİV’İN SALI PAZARINDAN UCUZ OLMASI..
Çok tercih edilmesinde kuşkusuz bunun payını yadsıyamayız. Daha evvelden giden arkadaşlar eskiye nazaran fiyatların %30-40 zamlandığını söyleseler de şu haliyle bile epey uygun. Tabi bunu dolar, euro, sterlin, kronla falan karşılaştırmaya kalktığınızda yaşadığınız dehşete güzel gerilim filmi çekilir diyorum. Bir kaç örnek verecek olursam:

  • Craft bira 38-45 grivna
  • 1 kadeh şampanya 48 grivna
  • Sıcak çikolata 42 grivna, üzerine fındık ekletirsen 52 grivna,
  • Büyük boy pizza 80 grivna, tövbe bismillah bunu nasıl bitiricez biz boyutu 150 grivna
  • Kremalı mantar çorbası 79 grivna gibi..

Daha evvelden, yani Lviv böylesine popüler olmazdan evvel fiyatların daha uygun olduğunu söylüyor arkadaşlar. Şu haliyle bile epey uygun olduğunu söylemeliyim. Tabi burada da şöyle oluyor; nasılsa ucuz diye 1 yiyecekseniz 2 yiyorsunuz, ustam donat masayı diyorsunuz, Arap Şeyhiymişcesine bahşiş bırakıyor, canınız ne isterse kısıtlamıyorsunuz. Böyle olunca da yine para harcanıyor tabi ama hem gözünüz hem gönlünüz doymuş oluyor. Artık paramızın pek çok para birimi karşısında değersizliğinin acısını ne derece çektiğimizi Lviv‘in ucuzluğunu görünce freni boşalmış kamyon tavrı sergilememizden anlamışsınızdır 🙂 . Ahh şu fakirlik.. Olsun, hiçbir şey gezmemize engel olamaz 🙂 .

Ermeni Mahallesi

UKRAYNA’NIN %85’İ KADINMIŞ DİYORLAR..

Öyle bile olsa bundan bize ne? Resmi kayıtlara göre kadın ve erkek nüfusu arasında büyük uçurumlar yok ama sahiden havaalanındaki görevlilerden tutun da mekanlardaki garsonlara kadar çoğunluk kadın.. Belki hizmet sektörünü kadınlar daha çok tercih ediyordur, bilemiyorum.

Rynok Meydanı

Ama kendini fasulye gibi nimetten sayan bir takım “Türk Erkeği”lerin “Aga, orda hiç erkek yokmuş, gidip de Türk’ün kudretini gösterelim, ni hah hah hayy” gibisine “minnoş” beyinlerini hurafelerle doldurdukları aşikar.   Duyduğum kadarıyla bu sığ (daha çirkin kelimelerim de var ama siz anladınız) yaklaşımları orada da irrite edici bulunuyormuş ama işte ne yaparsın, ekonomik kriz deyip sineye çekiyorlar. 

BİR UÇAK DOLUSU ABAZANNUSLA UÇMAYA HAZIR MISINIZ?

Harbi harbi uçağın %95‘i erkekti (Edebiyle giden beyler burayı üzerine alınmasın.) . Dönen muhabbetleri anlatıp hiç tadınızı kaçırmayayım. Ukrayna’nın zihinlerde yarattığı o garip algı işte bu abazannusların el emeği göz nuru. İnsanlara Ukrayna’ya gidicem deyince, eee senin ne işin var orda diye seviyesiz muhabbetlere girdiler. Bereket versin ki son dönemde gezginler ve seyahatseverler arasında popüler oldu da, “cici kızlar” ve “tatlış çiftler” tarafından daha sık tercih edilir oldu. Sahiden abartmak istemiyorum ama arkamda oturanların mide bulandırıcı muhabbetlerini yol boyunca dinlemek zorunda kaldığımdan sanırım bir nebze eleştirmeye hakkım vardır!

GÜZEL HABER! Bu abazannuslar zaten sizin gideceğiniz güzel mekanlara gitmediklerinden şehir içinde çok denk gelmiyorsunuz. Bi de bu sözde dindar arkadaşlar “zinalarını” yaptıktan sonra tümden “çarpılmayalım” diye kiliseye falan da girmiyorlar -hani o da semavi din hesabı- o yüzden uçak ve pasaport kontrol dışında onlarla çok karşılaşmıyorsunuz 🙂 .

PUTİN RESMİNİ TUVALET KAĞITLARINA BASMAK..

Evet.. Böyle bir olgu var.. Nasıl kinlendilerse artık, varın siz hesaplayın.. Kim haklı kim haksıza hiç girmeyeyim, zira o işlere girersek tüm dünyayı “düşmanımız” addedip yerimizden “kımramamamız” gerek. Siz sadece şunlara dikkat edin:

  • Starter evresindeki Rusçanızı Moskova’ya, St. Petersburg’a saklayın! Rusça bilseler dahi konuşmak istemiyorlar. Yaralarını deşmeyin!
  • Rus düşmanlığından beslenen konseptli mekanlara girdiğinizde Putin’li darta ok fırlatmaya hazır olun.
  • Patatesi, semaveri Ruslar’dan gördük, Cumhuriyet kurulurken bize destek oldular, oradan bi sempatim var diyerekten Ukraynalıların cinlerini tepelerine çıkarmayın 🙂 .

RUSÇA KONUŞMA DEDİN, UKRAYNACA DA BENDE YOK, PEKİ NASIL İLETİŞECEĞİZ İNGİLİZCE BİLMİYORLARSA..

Canım tek derdin bu olsun yaa, hallederiz.. İngilizce bilinmemesi şokunu ilk havaalanında geçirdim. İnsan ne kadar da olsa havaalanı çalışanları bir miktar İngilizce bilir diye düşünüyor. Yanıldığımı anlamam çok uzun sürmedi.. Evet bilmiyorlar ama bu çok da problem olmuyor. Restoranların çoğunda İngilizce menü var zaten, hiçbir şey yapamazsanız oradan gösterirsiniz. İngilizce menü yoksa da ıh ıh ıh deyip dolaptan tatlı, sandviç seçersiniz.

Arkadaşlar sene olmuş 2017 hala mı dil bilmem iz bilmem triplerindesiniz, aşın şunları artık. Bildiğin vücut dilini kullanarak dünyayı gezenler var. Kafaya takmayın bu meseleleri, akışına bırakın. Çok da sorun ediyorsanız çeviri uygulamaları falan indirin. Tatlı canınızı böyle şeylerle üzmeyin. Seyahatin önünde ne engel varsa kaldırın yahu!

Mesela para bozduracaksınız. Adam İngilizce bilmiyor. Ama size tutarı hesap makinasına yazıp gösteriyor. Mağazalarda da öyle. Bu sefer de “orta derece” İngilizcenizi kullanmayıverin canım 🙂

LVİV GÜVENLİ Mİ?

Güvenli. En azından old town öyle. Gece dahi sokaklar hareketli ve insanlar rahat rahat geziniyorlar. Otelinizi de merkezden ayarladıysanız tadından yenmez. Sırt çantası ile gezdim. Çantamı önüme takma ihtiyacı duymadım. Ama böyle dedik diye sallım süllüm gezip ganimetlerinizi çaldırırsanız da sorumluluk kabul etmem 🙂 .

Otel demişken..

LVİV’DE NEREDE KONAKLAYALIM?

Lviv ekonomik bir şehir, konaklama da öyle.. Biletinizi aylar evvel aldıysanız, konaklamanızı da erkenden ayarlarsanız emin olun çok uygun fiyatlara otel&daire bulabilirsiniz. Old towna yakın bir yer seçerseniz şehir yaşantısının kalbinde, rahat rahat gezer eğlenirsiniz. Biraz dışarıdan yer ayarlasanız dahi en kötü 15-20 dk yürüyerek merkeze ulaşabilirsiniz Biz nasılsa uygun diye tam şehrin göbeğinde bir daire ayarladık Booking.com üzerinden. Dreaming Apartment, Rynok Meydanı’nın yanı başında, Dominik Katedrali manzaralı nefis bir daireydi.

100-150 yıllık tarihi bir binada konumlanıyordu tam da hayallerimdeki gibi. Ben tümüyle büyülendim..O eski ahşap merdivenlerden yukarı çıkıp kapıyı açtığımda içerisini görünce bir şok daha yaşadım.

Dreaming Apartment

Evet rezervasyonu yaparken fotoğraflarını görmüştüm. Ama biliyorsunuz bazen fotoğraftaki olmıyor, hayal kırıklığı yaşanabiliyor.. Yüksek tavan, 2 camlı dev 2 pencere, nefis zevkli bir dekorasyon, mumlar, çiçekler, tablolar, gömme dolap ve İKEA  nın o fotojenik halısı..

Minik bir mutfak, çay, kahve, makarna, kap kacak ne ararsanız var. Tertemiz ve temizlik maddeleri ile full donanımlı.. Bir kere daha gidersem yine orada kalırım kuşkusuz. Yalnız 2 handikapı var:

  1. Girişte tabela yok: Bulmakta güçlük çekilebiliyor. Atlas restoranun önünden Dominik Katedrali’ne doğru yürürken yol tam sonlanacakken solda büyük eski bir kapı var. Açıksa dalin içeri, değlse şifresi 13, aynı anda dokununca o eski kilit açılıyor.
  2. Dairenin sahibi zerre İngilizce bilmiyor. Numarayı aramak yerine whatsapp tan İngilizce yazın. Translate kullanıp size cevap yazıyor. Anahtarı teslim ederken tüm parayı grivna olarak peşin alıyor, siz giderken de gelip anahtarı teslim alıyor.

Ev öyle güzeldi ki, soğuk bir mevsimde giderseniz kahvenizi hazırlayıp, mumlarınızı yakın ve yağan karı pencereden seyrederek anın tadını çıkarın! Benim gibi Lviv Handmade Chocolate‘den aldığınız çikolatalarınızı da yemeyi unutmayın 🙂 .

21-24 Aralık 2017 tarihlerinde 400 TL idi 3 geceliği. Kişi başı 200 TL gibi düşününce bence ekonomik. Tabi bu fiyatın yarısını verip bir tık daha salaş bir yerde de konaklayabilirsiniz. Bu tümüyle bütçeniz ve keyfinize kalmış..

LVİV MEKANLARI..

Biliyorsunuz ben seyahat olaylarına bu derece eğilmeden evvel varımı yoğumu yeme-içmeye, mekanlara harcıyordum. Benim için, restoran ve cafelerin yeri hep ayrıdır. Yeni yerler keşfetmek en büyük tutkum. Lviv bu manada o kadar kaliteli ve doyurucu ki.. Dışarıdan bakıyorsunuz, ay burası çok turistik, kötü hizmet, lezzetsiz yemek, çok para mantalitesi vardır kesin diyorsunuz, sizi fena utandırıyor doğrusu.

Atlas

Epey mekan gezdim, girip de beğenmediğim olmadı. Hepsinin ayrı bir dokusu, konsepti var. Çok büyük emekler harcanılmış dekore edilirken. Bir kaç yeni mekan dışında yine pek çoğu eski ve köklü mekanlar. Lviv’liler de çoluk çömbelek bu mekanlarda vakit geçirmeyi seviyorlar.

Şehri onlar da yaşıyorlar bizdekinin aksine.. Bizde orta halli vatandaşlar çoğunlukla maddi sebeplerden ötürü, biraz da öyle bir alışkanlık olmadığından yemeğini evde yiyor her daim. Anne gel sana köfte ısmarlayam desen, “yavrım çoğcuğum, o paraynan sen bana 1 kilo kıyma al, ben senin karnını bir hafta doyururum evladım” der. Hevesin kursağında kalır. Oysa o annecik de arada bi yemeğe çıkarılabilse, yorulmasa, bulaşık derdi olmasa, farklı lezzetler tatsa fena mı olur? Oyy yine başladım sosyal mesajlı atarlı giderlenmelere. Ama ne yapayım, üzülüyorum böyle de :/ .

Velhasılıkelam, Lviv sırf mekanları için dahi gidilebilecek gurme bir şehir. Zevkle dekore edilmiş, nefis lezzetler, kahveler sunan mekanlarını deneyimlemeden dönmek Lviv‘e haksızlık etmek demektir! Ayriyetten ete düşkünlüğünüz varsa Lviv‘de leziz etleri çok makul fiyatlara yiyebilirsiniz.. Mons Pius’ta yediğim etin tadı hala damağımda. Yine olsa da yine yesem  🙂 .

LVİV’DE CHRISTMAS MARKET RUHU..

Lviv aslında benim bir taşla 2 kuş vurma projem.. Nasıl oluyor derseniz; hem Lviv‘i merak ediyor hem de Avrupa’nın herhangi bir yerinde christmas market deneyimini yaşamak istiyordum. O yüzden aralık ayının sonuna bilet aldım.

Rynok Meydanı-Christmas Market

Evet, çok soğuktu, bile bile lades oldum. Ama krismıstır yeni yıldır, bunlar karla, soğukla güzel.. En önemli meydan Rynok Meydanı ya, orada görünce christmas matket ı “heh dedim, tam yerine gelmişiz” . Ama bir baktım ki epey zayıf.

Ortada buz pateni yapılan bir alan, etrafta bir kaç ışıklı stand falan.. Bir saniye, bu resmen Feshane’de yapılan “Sivas günleri” gibi bişi.. Orada da örgü yün çoraplar, burada da.. Orada da hediyelik eşyalar, burada da.. Yerel yemekler.. Evet tıpkısının aynısı bir format. “Hocam bu muydu olayınız, tü sizin markıtınıza, bi çam ağacınız bileme yok. Bizim evde bile var, sizde yok!” diye ileri geri densizce konuştum. Vay bana vaylar bana! Bir sene bunun hayalini mi kurmuştum..

Rynok Meydanı-Christmas Market

Neyse, bir kupa glühweinimi içip biraz sakinleştim ve Lviv mekanlarının tadını çıkarttım. Ta ki Opera Binası’na gidene kadar..

Opera Binası

Gelmeden evvel opera bileti almıştım üzerinize afiyet.. Efendi efendi operamı seyretmek üzere yola koyuldum. Tam vardım ki, bir de ne göreyim.

Christmas Market

Yarebbim bir coşku, bir hazırlık, bir heyecan, tazyikli bir sevindiriklik.. Ortada da dev bir çam ağacı..

Yahu, asıl christmas market ın burada olduğunu bana niçin söylemediniz bre gafiller! Bre zındıklar! Her yer şıkır şıkır..

Yalnız bir sorunumuz var: oyunumuzun başlamasına 5 dakika vardır! İşte bu fotoğrafları operaya koşarken alelacele çektim.. Bir sorunumuz daha var.. Opera 3 perde ve christmas market lar akşam 9da kapanıyor.. Gidip efendi gibi operamı seyrettim, 2. perdeden sonra çıktım. Bu sefer de bir yağmur, bir soğuk.. Tıpış tıpış Rynok Meydanı‘ma döndüm. Hay Rynoklarına oklar saplanasıca! Velhasılıkelam, olur da aralık ile ocak arasında bir tarihte Lviv‘e giderseniz asıl christmas market ın Opera Binası önünde kurulduğunu unutmayın. Bu da böyle hüzünlü bir hikayedir..

Pazarda hediyelik mum standı

LVİV’E NE ZAMAN GİDELİM?

Lviv‘e aklınıza estikçe çıkın çıkın gelin anacım.. Malum pasaport yok vize yok.. Her türlü, her haliyle güzel. Yalnız.. Ben aralık ayında çok üşüdüm.. Kat kat lahana gibi giyinmekten çok usandım. Daraldım.. Sokakta az biraz gezip kendimi cafelere attım.

Günün ortasında odama gelip bildiğin yorganın altında ısınıp tekrar dışarı çıktım. Ve iki lafımdan biri şu oldu. Ben buraya yazın tekrar gelmeliyim! Gelmeliyim ve sokaklarının tadını doyasıya çıkartmalıyım. Size önerim, mümkünse yaz aylarında gidin. Bakın bahar bile demiyorum.

Böyle kat kat giyinmesem iyi kızım aslında 🙂

Soğuk diyorum arkadaşlar so-ğuk ! Yazın bile 20 derece falan, oradan pay biçin.. Biz 3 gün donduk, tam gideceğimiz gün hava 7 derece birden yükseldi, gezilebilitesi artar hale geldi. Biraz da şans azizim.. Tabi eğer ki buz üstünde askılı elbiseyle foto çekinebilen blogger kocayürekliliğiniz varsa, biz sizi hiç tutmayalım, siz kışın da gidebilirsiniz 🙂 .

LVİV’DEN ELİ BOŞ DÖNENLER NE OLUR?

Taş olurlar taşş! Belçika’dakinden güzel çikolatalar, misler gibi kahveler, likörler, votkalar, atkılar, şapkalar..

Kalp şeklinde çikolatalar

İllaki ilginizi çekecek birşeyler bulursunuz. Magnet almadan duramayanlardansanız, müjdemi isterim, Paris’ten alacağınız magnet fiyatına 6-7 tane magnet alabilirsiniz. Ucuz demiştim arkadaşlar.. Ama artık seyahatlerinizde fazla kıvır zıvır almaktan kaçınıyorsanız da saygı duyarım..

Ukrayna geleneksel el işçiliği ile hazırlanmış hediyelik eşyalar

Ben Ukrayna gelenesel el işçiliği ile yapılmış hoş bir mumluk, 4-5 magnet, 1 shot bardağı, 1 craft bira ve onun orijinal bardağı ile Coffee Mining Manufecture‘de gördüğüm kahve çekirdekleri ile yapılmış sevimli bir kirpi aldım. Ayrıcı bir kutu marshmallow (muhteşemdi), bir kutu eğlenceli marzipan ile Lviv yazılı bi kurabiye aldım. Canım nasılsa ucuz, bir daha mı gelicez dünyaya 🙂 .

HANIMLAR BEYLER, BURAYA DİKKAT LÜTFEN!

Şimdi size altın değerinde bilgiler vereceğim canlar! Lviv‘de enteresan bir uygulama var. Menüde yazan fiyatlar belli gramaj ve mililitrelik fiyatlar oluyor, insan bi gafletle siparş veriyor, yiyor içiyor, sonra hesaba baktığında hayret ediyor. Hocam bu nedir? Olay şu şekilde, mesela 1 kadeh şarap istediniz, orada ml olarak bir fiyat yazmışlar, bu 1 kadehin fiyatıdır sanıyorsun, bir bakıyorsun o 100 ml fiyatı, 1 kadehte 300 ml var deyip sizden 3 katı fiyat alıyorlar. Yani herkes bir kadeh şarabın kaç mlye tekabül ettiğini bilemeyebilir. Bir de bu durum bardağına ve koyulan miktara göre değişir. Yahut cheesecake alacaksın, menüye bakıyorsun  100 gr fiyatı şu kadar. Hesap geliyor ×1,5 yazıyor. Bu ne diyorsun, yediğiniz cheesecake 150 gr diyor. Yahu adam gibi net fiyatını yazsanıza kardeşim, elimizde hassas terazi ile mi gezeceğiz! Et olaylarında da durum ha keza.. Aman diyim güzelce sorup öğrenmeden fonda mehter coşkusuyla sipariş vermeyin, sonra grivnalar hızla suyunu çeker, demedi demeyin 🙂 .

LVİV’DE TOPLU ULAŞIM

Havaalanı şehir merkezi ulaşımı dışında ihtiyaç duyacağınızı düşünmüyorum. Bu durum bazı diğer şehir merkezleri için de söylenmiştir eminim, ama bu sefer harbi harbi gereksiz toplu ulaşım. Tüm güzel yerler birbirine yakın. Yakın dediğim buradan çık, çaprazdaki mekana gir şeklinde. Haritaya yer adı yazıyorum, yürüyüşle 2 dk diyor, hocam bura çok uzakmış yaa başka yere gidelim diyorum o derece 🙂 . İnsanoğluna yaranılmıyor 🙂 .  Ama tabi ben ne Kayıp oyuncaklar Bahçesi’ne (Yards of Lost Toys) ne de o meşhur mezarlığa gidebildim. Sanırım bunlardan mezarlık biraz uzak, onda da uygulamadan taksi çağırır güvenli bir şekilde gidersiniz diye düşünüyorum.

LVİV’DE PİYONA ÇALARKEN SAKIZ ÇİĞNEYEREK KUCAĞINDA BEBEK SALLARKEN UKRAYNA’YA GİYDİREN SARI SAÇLI ÇEKİK GÖZLÜ MEKSİKALILARA NE CEZA VERİLİR?

Yuhunuz! Arkadaşlar böyle gereksiz detayları ne yapacaksınız yahu! yukarıda verdiğim bilgiler size yeter de artar bile:) . Gidiniz güzelce geziniz, bol bol yiyiniz içiniz.. İçiniz rahat olsun, sahiden beğeneceksiniz..

Yeme-içme önerileri yazım da pek yakında buraları şenlendirir.

Yeni yazıda görüşünceye kadar..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts
Çok Gezersen Evde Kalırsın!
26 Aralık 2017
Fıstıkzade ile Tatlı Bir Gaziantep Turu
27 Haziran 2016
Genel, Gezsempatik, Hayat üzerine.., Yurtdışı Gezileri, Yurtiçi Gezileri

Çok Gezersen Evde Kalırsın!

Çok gezersen evde kalırsın! Son zamanlarda bu sözü çok duymaya başladım.. İyi de ben evde kalmamak için geziyorum zaten.. Boş boş odamda pinekleyip kim ne yapmış stalklamanın bana ve evrene ne faydası var? Yeni yerler görüp, yeni lezzetler tadıp, yeni kültürler ve o kültürlerin içindeki insanları tanımanın ne gibi bir zararı olabilir “koca bulamamak” dışında? Çok gezersem evde kalırım.. Evlenirsem kapı dışarı çıkamam.. Çocuk olunca üüüüüüü gezmeleri unutayım.. Peki ama neden? Ne güzel gezgin çiftler var etrafımda, mini mini bebeleriyle gezen aileler.. Bunlar insan üstü yaratıklar mı? Hem kanser hastası umut ve iyi niyetle tüm vücudunu sarmış kanseri yeniyor da, doğduğu gün çırçıplak çöp konteynerına bırakılan bebek, ağlıyor ağlıyor ama ölmüyor, hayata tutunuyor da, bacağı dan engelli adam bisikletle dünyayı geziyor da ben niye “dizimi kırıp evde oturmak” zorundayım..

Lviv-Town Hall

Zaten gezmek için geç kalmışım.. Şöyle en Avrupadasından bir Erasmus patlataydım zamanında, hafta sonu hızlı trenlere atlaya atlaya zaten bi 10 ülke cepteydi. Dünyanın dört yanından arkadaş edinmeler de cabası. Sonra kişilerin evlenmesiyle onların ülkelerine de gitmek felan..

Brüksel-Grand Place

Bak konu yine evliliğe geldi.. Gelsin, gelecek.. Bu bir kere doğamızda var, şimdi burada yalnız yaşar yalnız ölürüm kimseciklere ihtiyacım yok artizlenmelerine de gerek yok. İnsan sosyal bir varlıktır. Elbette hayatın pek çok yerinde diğer insanlarla iletişim kurması paylaşım yaşaması gerekmektedir. Sosyoloji dersine giriş taksimini bir kenara bırakacak olursam: Ben de evlenmek istiyorum.. Ben de biri ile hayatımı birleştirip onunla gezmek istiyorum.. Bir müddet gezemememin sebebi de bu.

Baktım o insan yok, bir şekilde arkadaşlarımla gezmeye devam ettim. Çeyizse en kralından bende de var. Yani şöyle söyleyeyim, akşam aniden eltimgiller gelse yeminle sunumsuz yakalanmam. Bir tabak çanak bir bardaklar var ki üüüü. Mis gibi yemek de yaparım. O da tamam. Ama benim asıl çeyizim yaşanmışlıklarım. Gezip, görüp deneyimlediklerim..

Sofya-Alexander Nevsky Katedrali

Her seferinde farklı bir algım, farklı bir gözüm açılıyor sanki. Daha hoşgörülü olmanın adımlarını atıyorum. Git gide gereksiz şeylere para harcamaktan kaçınıyorum. 3 güne 25 kiloluk valizle giderken artık bir haftalık seyahat için kabin bagajına sığabiliyorum. İşin kötü tarafı da seyahat yaptıkça doyuma ulaşılacak birşey değil.

Bozcaada

İnsanın gezdikçe gezesi gördükçe göresi geliyor. Bir geziden dönmeden öbürünü planlarken buluyorum kendimi. Tabi ben tam olarak “gezgin” ruhuna ulaşabilmiş değilim. Öyle 3 günlük gezilerle ne derece gezgin olunabilir, tartışılır. Bir yerde uzun soluklu kalınıp, old town ın dışına çıkıp, bu insanlar ne yapıyor, akşam sofrasında ne yiyor onu görebilmek gerek. Valizden de kurtulup sırtçantasıyla gezmek gerek. Yani kaplumbağa gibi evini sırtında taşımak..

Peru-Cusco-Moray

Daha uzak diyarlarda daha uzun süreler kalabilmek elbette benim de hayalim. Ama bunun için şartlarım olgunlaşmış değil. Manen de hazır değilim. Çünkü ben seyahatlerimden dönüşte evime adım attığımda ne kadar özlemiş olduğumu da görüyorum. İnsan tuvaletini özler mi? Özler arkadaş, en çok da taharet musluğunu! Herkese herşeye hoşgörüm var ama bir bu konuyu aklım almıyor, neyse..

Peru-Cusco

Döndüğüm gün yatağıma girip yastığıma başımı koyduğumda hissettiğim huzurun tarifi yok! Sevgili başım! Bak seni alıp da nerelere nerelere götürdüm, içini türlü anı ile doldurdum, yeni imgeler gösterdim, şaşırttım seni. Şimdi güzelce dinlenebilirsin..

Aidiyet

Ben aitim. Evet dünyaya ama önce kendi yaşam alanıma aitim. Ben bunu sağlayabilmek için de çok emek verdim. Neden bu vakte kadar ilmek ilmek dokuduğum yaşamımı çöpe atayım ki.. Tamam, çürüyen kısımları bıçakla keserim, ama leziz kısımları da harcamanın alemi yok. Herkesi kucaklıyorum, herkese bir şans veriyorum. Ama dibimde bır bır bır yabancı bir dilde konuşulmasından da rahatsızlık duyuyorum. Daha dün Lviv’de yanı başımda 8 kişilik bir hanımlar grubu vardı, az kalsın kafamı duvarlara vuracaktım artık, boğuluyorum sandım. Kadınlar her yerde aynı ama farklı bir dilde dedikodu da hiç çekilmiyor be kardeşim..

Pek çok arkadaşım çok sevmesine rağmen ülkemizi terk etti, kendilerine cici cici hayatlar kurdular.. Ama onlar da eminim memleketlerini özlüyorlardır.. Öyle olmasa gözleri dolu dolu olmazdı bir Zeki Müren şarkısı duyduklarında.. Burunlarına gaipten bir simit kokusu geldiğinde iç geçirmezlerdi..

Budapeşte-Liberty Bridge

Bir insanın ülkesinde yaşayamaz hale gelmesi ne acıdır.. Trafiği ile keşmekeşi ile stresi, çekememezliği, adam kayırmacılığı, arkan yoksa arkanı kollamak zorunda bırakmacılığı ile her günün bir zulüme dönüşmesi itiyor bence bizleri biraz da gezmeye.. Uzaklaşmak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki gittiğimizde tüm bu kötülükleri arkamızda bırakacağız..

Lütfi Kırdar Kongre Merkezi-Contemporary Sergisi

Geri dönünce sana manalı bakan ilk suratla moraller yine bozuluyor. Sen onca emek sarf et para harca, maaşını 4 günlük seyahatte bırak dön, herşey bir kaç saniyede sıfırlansın… İşte bu sebepten gidiyor o güzel “beyinler”.. Ben hala buralardayım.. Hala sokaklardayım.. İstanbul’u karış karış geziyor, eski evleri kare kare fotoğraflıyorum.

İstanbul-Tarlabaşı

Çook uzaklara gidemesem de dizimi kırıp evde oturmuyorum! Evde kalma pahasına, evde kalmıyorum! Belki daha iyi bir insan olmanın yolunu bulur ve etrafımdakilere de güzel enerjiler yayabilirim diye.. Belki bir gün bir yerde iyilik kazanır diye.. Belki boş işleri bırakıp hayatın bir gülücük kadar kısa olduğunu fark ederim diye.. Sahi.. Hayat bir gülücük kadar kısa ise, neden gülümseyerek değerlendirmiyoruz onu..

Yazı burada bitiyor aslında ama çok da toz pembe bulut halinde bırakmayayım. Polyannacı değilim. Sadece güzel şeyler yok hayatta, farkındayım. Herkes eşit şartlarda dünyaya gelmiyor, evimizden çıkmazsak bunları nasıl göreceğiz peki?

İstanbul-Cihangir

Ben zaten hiçbir zaman sosyoekonomik seviyesi müreffeh olan bir statüde büyümedim. Ortahalli olunca bi alt segmente de yakın oluyorsun doğal olarak. Bir de üniversiteyi Erzurum’da okuyup bölgedeki şehirleri ve köyleri de gezme imkanı bulunca, çok farklı insanlarla karşılaştım.

Bir sınıf öğretmeni arkadaşım koskoca sınıfta 1 adet kalemtraş olduğunu, onun da öğretmenler masasında durduğunu, ihtiyacı olanın kullanıp tekrar yerine bıraktığını söylemişti. O köye yardım ve oyuncak kampanyası başlatmıştık. Çocuklara oyuncaklar hazırlayıp paketlemiştik. Yolu bile olmayan o çamurlu köyden ayrılırken bir kız çocuğu paketi açmış, tuğlanın üzerine koyulmuş kalasa paketten çıkan fincan takımını dizmeye başlamıştı bile.. Yüzündeki mutluluğun tarifi yok..

İstanbul-Pierre Loti

Büyük şehir bir girdap gibi yutuyor insanı, faydalı işler yapmak git gide zorlaşıyor. Bir de yoz yapı benim hevesimi kırıyor. Ben masumeyete saygı duyduğum kadar cin olmadan adam çarpmaya çalışanlardan da tiksiniyorum. İstanbul’dan gelen turisti yolunacak kaz gibi gören, BİM’den aldığı reçeli kavanozun tepesine kırmızı pötikareli paçavrayı bağlayıp “organik” reçel diye kakalayan “çakallabella” köylüye saygı duyamıyorum mesela. Ya da açım abla diye dilenen çocuğa gel karnını doyurayım dediğinde bana parasını ver deyince tepem atıyor. İstanbul’da dolandırıla dolandırıla kimseye güvenemiyor, kandırıla kandırıla elimizde bir kalkanla geziyoruz.

İstanbul-Çukurcuma

Kim haklı kim haksıza girmiyorum ama herkesin kendine göre bir sebebi var. Zamanında kendisi yere düşünce kimse kaldırmamış diye o da bir başkasına yardım etmiyor.. Yahut sara krizi geçiren adama yardımcı olmaya çalışırken cüzdanı yürütüldüğünden böyle birini görünce fıydırıp gidiyor. Bu böyle uzar gider, hepimizin bildiği şeyler. Ama biraz daha yardımsever ve güleryüzlü olsak şu dünyada bir kelebek etkisi yaratamaz mıyız sahi?

Lviv-Rynok Square-Christmas Market

Ben Tarihi Yarımada’da çalıştığım için öğle arasında bile turistlere denk gelebiliyorum. Daha bana kimse yol sormadan elinde haritayla sağa sola bakınan şaşkın turistlere yardımcı olmaya çalışıyorum. Ben yurtdışındayken de çok yardımsever kişilere denk geliyorum. Bana da yardım etsinler diye yapmıyorum bunları ama bir şekilde gelip güzellikler beni buluyor ve güzel insanlar.. Canım sıkkın iken ben daha demeden anlayan bana ilaç gibi gelen güzel yürekler.. İnsan kazanıyorum.. Bundan daha güzel ne olabilir ki?

NOT: Çeyizim tamam dedim ama Porlandın Morocco serisi büyük desenli servislerinden bordo, mor, sarı eksik hala, şu an %40 indirim varken biri alsın sevabına yollasın, beni yalancı çıkartmasın 🙂 .

DİKKAT! Bu bir reklam değildir..

Ve Fakat.. Mis gibi duygusal yazıyı geyikle sonlandıran Ninü’yü alkışlarla uğurluyoruz 🙂

Lama bana bakıyor, ben lamaya bakıyor.. En son lama bile bakmıyor.. Yok yok evde kalmayı hak etmişim ben 🙂 .

Yeni iç dökmecelerde görüşmek üzere..

İşte bunlar hep 30’a 2 ay kaldı diye..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts
Canım Lviv’den Yeni Geldim Hiç Öpmiyim: Lviv Hakkında Bilinesi Detaylar
20 Ocak 2018
Fıstıkzade ile Tatlı Bir Gaziantep Turu
27 Haziran 2016
Genel, Gezsempatik, Hayat üzerine.., Yurtdışı Gezileri, Yurtiçi Gezileri

Doğu Ekspresi ile Machu Picchu..

Gizemli ormanların arasından geçiyoruz.. Dağlar, tepeler, ırmaklar.. Yol üstünde çobanlar, köylüler bize el sallıyor.. Fonda mistik bir müzik, önümde kahve koyabileceğim bir masa.. Gittikçe gidiyoruz.. Gideceğimiz yerden çok daha fazlasına gidiyoruz..

Doğu Ekspresi

Tren rayların üzerinde akıyor, benimse içimden, yüreğimden birşeyler sızıyor.. Tüm üzüntüler göz yaşı gibi ama bu sefer yürekten süzülüyor..

Perurail

Tren yolculuğu bir bebeğin anne karnında gelişimi gibi.. Tek bir hücre olarak biniyor, binlerce organize hücreden oluşmuş “insan” olarak iniyoruz. Yolda büyüyor, gelişiyor, pişiyoruz.. İndiğimizde artık kendi ayakları üzerinde durabilen bir çocuğuz, iki adım yürüyebildik diye şımarıp unutuyoruz nereden geldiğimizi..

Machu Picchu

Dönüp bir bakıyoruz Doğu Ekspresi’ne, sonra biraz yokuş tırmanıp Machu Picchu’ya vardığımızda diyoruz ki.. İyi ki.. İyi ki bu yola çıkmışım..

İyi Yürekli İnsanların Diyarı..

Nereye gidersen git, insan yine insan, kötüler ise hep var.. İnka Medeniyeti gibi Güney Amerika’ya damganızı da vursanız, sizi değer verdiğiniz hatta tapındığınız şeylerle vurabiliyor İspanyollar..

Machu Picchu

Güneşe tapan bir milleti, ilk kez gördükleri ateşli silahlarla öldürmek.. Misafirperverlikle kapını açıp sofrana oturttuğun insanlardan darbe yemek.. Şehirden oluk oluk kan akması, kimsenin buna dur diyememesi, giden canlar.. Peru çok büyük yara aldı..

Machu Picchu

İklimi soğuk, yüreği sıcak insanlar..

Osmanlı İmparatorluğu.. Son dönemlerinde artık büyük bir güç kaybetse de yine de bu köklü geçmişine ve mozaik kültürüne hançer yemesini gerektirmiyordu.. Osmanlı’nın canını doğuda çok yaktı Rusya.. Ah sıcak denizlere inemeyesiceler..

Doğu Ekspresi-Erzincan-İliç

Güçsüzsün ve ortada bir dünya savaşı var. Hatta seni çiğ çiğ yemek içsel dürtüleri.. Kendine bir yandaş arıyorsun, gelişimini diğerlerinden daha sonra tamamladığı için daha dinamik geliyor Almanlar, etkileniyor, onların safında yer alıyorsun..

Doğu Ekspresi

Doğu soğuk, doğu karlı.. Ama kara kış gününde Sarıkamış’a harekat yapmaktan geri duramıyorsun.. Hataysa hata evet ama bedeli binlerce gencin savaşmadan donarak ölmesi şeklinde ödenince tarihe en büyük strateji hatası olarak geçiyor işte..

Nerede buluşuyoruz?

Bir yanda oluk oluk akan kanlar, diğer yanda damla kan yok. Donan kan akar mı sahi? Ne akması? Düştüğü yerde ölen askerlerimizin üzeri karla kaplı.. Anca bahar gelip de karlar eriyince ortaya çıkıyor o mahzun bedenleri..

Doğu Ekspresi

İnkaların taptığı güneş eritmiş karları, gün yüzüne çıkmışlar birer kardelen gibi.. Ve İnkalar, İspanyollar gelir de bulur diye machu Picchu’yu terk etmişler, yersiz yurtsuz kalmış, tutunamamışlar.. Hoş, İspanyollar da bulamamış ya Machu Picchu’yu, neyse..

Machu Picchu

İki farklı ülke, farklı kültürler, ama kaderleri bir yerlerde kesişmiyor mu sa?

Machu Picchu

Bir tren ulaştırıyor bizi o topraklara.. Savaşamadan ölen insanların toprakları.. Dağın tepesine binbir zorluk ve emekle inşa ettiğin Machu Picchu’nu terk ettiren korku ile Doğu’da yerinden yurdundan köyünden olan insanların durumu benzemiyor mu?

Doğu Ekspresi

Seneler geçiyor.. Yaralar sarılıyor sarılmasına ama.. Unutulmuyor, unutulamıyor.. Biz eğlencesine kullanıyoruz bu trenleri..

Perurail

Belki biraz da özüne inip “nereye” gittiğimizi görmek, düşünmek gerek.. Doğu’da 5 sene yaşadım ben. Yaşlılardan ne hikayeler dinledim.. Hikaye dediysek gerçek hikayeler.. La Fontaine Masalları gibi değil.

Machu Picchu

Tekrar o üzüntülü günler yaşanmasın diye hayatımızın her anında ve verdiğimiz kararlarda dikkatli olmalı, üzerimize düşeni yapmalıyız. Evet saflığımızı yitirmemeliyiz ama etrafımızda olup biteni görebilecek kadar da gözümüz açık olmalı.

Doğu Ekspresi

Gidiyoruz..

Doğu Ekspresi ile Machu Picchu’ya gidiyoruz.. Kıta farklı, yarım küre farklı, yol farklı, iz farklı demeyin. Trense tren, raysa ray! Hep aynıyız.. Hep biriz.. Benzer şeyleri yaşıyoruz..

Aguas Calientes

Gidiyoruz..

Tren raylarının bizi götürdüğü yerlerden çok daha fazlasına gidiyoruz..

Doğu Ekspresi

Görüyoruz..

Hayatımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu..

Görüyoruz..

Biliyoruz..

Bir gün bir yerlerde, nihayet iyilik kazanacak..

Doğu Ekspresi

Ve biliyoruz ki..

Bu dünya kimseye kalmayacak..

Kıymetini de bilelim o yüzden..

Machu Picchu

Hadi kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Doğu Ekspresi Hakkında daha detaylı bilgi için burayı tıklayınız..

Related posts
Genel, Gezsempatik, Yurtdışı Gezileri

Budapeşte Dersine Giriş: Budapeşte Hakkında Bilgiler

Bazı yerler var ki 5 kat daha fazla merak eder 8 kat daha fazla gitmek istersiniz. Bazı yerleri Google ‘ın 25. Sayfasına kadar araştırırsınız. Bazı yerlerde paranızın 1/8 i ile sodasız su alıp 3/7 si ile magnet almak istersiniz. Ve bazı yerleri daha gitmeden çooook ama çooooooook seversiniz. İşte o bazı yerler, Buda ve Peşte’ler! Hazırsanız Budapeşte Dersine Girişiyoruz  🙂 .

GİRİŞ

Tuna’nın bir yakasında Buda, diğer yakasında Peşte. Ve bu iki sevdalı yari birleştiren vuslat kokan köprüler (Burası bir anda lahmacun koktu sanki, pencereyi açınız :/) . Efendim Budapeşte gezmelere doyamayacağınız, bir an olsun sıkılmayacağınız, her an için manalı aktiviteler bulabileceğiniz (Tabii ki de binaların tepesine parmağınızı koyup çektiğiniz über turistik fotoğraflardan bahsetmiyoruz.), gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı tatlı, şirin mi şirin bir Orta Avrupa ülkesi.

Hem bizden biri gibi, hem de değil gibi. Uzansan dokunacakmışsın gibi ve dokunsan ağlayacakmış gibi, ama aynı zamanda ağlamıyorum yavrum gözüme toz kaçtı da gibi (Yazar burada neden geldim İstanbul’a şarkısını söylerken “hönkürerek” ağlar.) . Çok hayal kurdum, hayallerimden de güzeldi.

Fisherman’s Bastion-Balıkçı Tabyası

Bundan sonra bana “Fahri Budapeşte Elçisi” diyeler, bu böyle biline! Tiz Budin Kalesine elçi yollana, kellesi kopmadan gelirse ona kelle paça ısmarlana! (Yazının adını ders gibi koyunca bir anda dersi kaynatma çabası içine girmem manidar oldu 🙂 ).

MACARCALARCA!
Çok iyisiniz, hassınız, cansınız ama afedersiniz de o ne biçim dildir! Ö’den ööğgh geldi, z’den de zzzzzıt Erenköy yani! Bir dil bu kadar mı birşey ifade etmez. Sanırım beni en çok geren bu oldu. Her yerin bir de Macarcasını not aldım, 2 iş çıktı bana. Çok çalıştım anne çook! Ondan böyle çiçek gibi pürüzsüz gezdim. Bana beden dili yetmez diyorsanız mesela Kahramanlar Meydanı‘na Hösök Tere dendiğini ve metrolarda böyle geçtiğini unutmayın.

Kelebekler uçuşurken ortamı bir anda germemi napıcaz? Ama bizde yalan yok ne yapalım? Araya da bizimle aynı olan bir kelime sıkıştıralım: Mesela Büfe 😊. “Utca” sokak demek, “etterem” restaurant, bir de “közsönöm” var ki onu size öğrettiğim için de bana “teşekkür” edeceksiniz 🙂 . 

yesempatik-budapeste-gezi-seyahat-liberty-bridge

YERLİLER
Aklınıza hemen Afrika geldi di mi 🙂 . Yerel deseydim daha artistik olabilirdi. Ama biz halk insanıyız, varoşun sesiyiz 🙂 . Şükürler olsun ki Macaristan’da Macar var! Belçika’da Belçikalı bulamadığım için epey içerlemiştim, burada yüreğim ferah bir şekilde gezdim. Nasıl insanlar? Senin benim gibi insanlar, bence birbirimize benziyoruz (Yazar adeta Macar kısmetlerini arıyordu.). Olur yani bu iş.. Öhöm, dersimize geri dönelim, Macar halkı bizim Müslüman olmayanlarımız gibi diyeyim. Orta halli memur ailesi kıvamında, yer yer demode kıyafetli kişiler -hatta bazen de rüküş- görsek de küreselleşen dünyanın cilveleri olsa gerek, orada da şu siyah üzerine beyaz çizgili spor ayakkabı meşhur, gençler orada da şort üzerine göbeği açık sosyal mesajlı yahut karpuzlu/ananaslı atletler giyiyor.

yesempatik-budapeste-gezi-seyahat-macaristan-macar.jpg

Budapeşte’de bir düğün

Ama bana bir nebze mesafeliler gibi geldi. Fön çektirmek için gittiğim kuaför fön bitmek üzereyken turist misiniz dedi, evet dedim ve muhabbet bitti.

Çekiniyor yavrum sormaya, münasebetsizlik ederim diye korkuyor. Bayrampaşa’da bi kuaför olsa kimin kızı kimin oğluna kaçtı onu bile anlatır, müşterinin anne kızlık soyadına kadar öğrenirdi.

SONUÇ: Macarlar sıcakkanlılıkta Hollandalıları geçemedi!

MONEY MONEY MONEY İŞTE MEYDANEY
Macaristan Avrupa Birliğine üye ama kendi para birimini kullanıyor. Takdir ettim. Tamamen duygusal sebeplerden ötürü.. Çünkülüm insana tokat gibi çarpan 4 ile çarpma olayı yok, hatta çarpmıyorsunuz, bölüyorsunuz. Benim gittiğim dönemde yani Haziran 2017 ‘de 1 TL 73 HUF (Hungarian Forint) idi.

Ben gitmeden evvel Çemberlitaş’tan 53.000 HUF aldım, geri kalan paramı Euro olarak götürüp HUF’a çevirdim meşhur New York Cafe‘nin karşısındaki dövizcide. En az kur farkı orada. Yalnız orada çalışan ablanın libidosu epey yüksek, kur farkı olmasa bile bu abla önüne gelene kur yapıyor, hadi yine iyisiniz, akşam nevalesini çıkarttınız 🙂 .

Size bir uygulama önereceğim, resmen hayat kurtarıyor. xe isimli bu uygulama ile istediğiniz para birimlerini işaretliyorsunuz, aynı anda hepsini birbirine çeviriyor. Biz hep bunu kullandık. Uygulamayı yüklemek için. Google Play app store
NOT: Para birimi Euro olmadığından ve TL onların para birimi karşısında çok ezik durmadığından Budapeşte seyahati kendiliğinden ekonomik oluyor. Brüksel’de orta ölçekli bir mekanda ana yemeğe 17 Euro verirken Budapeşte’de Michelin tarafından önerilen muhteşem mekan Déryné Bistro’da 12 Euro‘ya dana yanağı yiyebiliyorsunuz.

Déryné Bistro

Bir kaç pahalı mekan dışında genel olarak yeme içme işlerini çok uyguna halledebilirsiniz.

SUSAZDIK MI?
Sizi “normal” su için pembe kapaklılara alalım.

Parlamento Binası

Mavi kapaklılar sodalı, yeşiller naneli, sarılar limonlu, kahverengiler çikolatalı.. Tamam çikolata kısmı biraz abartılı oldu ama diğerleri doğru, pembe kapaktan şaşmayın siz yine de.
SİGARA İÇENLER DİKKAT!
Sigara öldürür! Off, bunu zaten biliyorsunuz, ben size ha deyince sigara bulamayacağınızdan bahsedecektim. Sadece özel izin almış belli başlı yerlerden satın alınabiliyor tütün mamulleri, boşuna bakkal amcaları “bi dal cuvara versene” diye darlatmayın.

HAVAALANINDAN ŞEHİR MERKEZİNE RAHATLIKLA VE EKONOMİK ULAŞIMIN BAŞKENTİ BUDAPEŞTE
Başlık yeterince açık oldu sanırım gençler, dağılabilirsiniz 🙂 . O kadar kolay ki toplu ulaşım, size taksiyle giderseniz şo kadar, servise pinerseniz bo kadar diye ahkam kesmeyeceğim. Efendi olun havaalanından tikıtlarınızı alın (Tikıt ne ayol, bilettir o, tikıt olsa duramazsın 🙂 ). Hemen havaalanı çıkışındaki 200 E’ye binin, Köbonya Kispest durağında inin, oradan 3 numaralı metroya binip artık Allah ne verdiyse merkeze yaklaşın.

Bereket versin ki bizim kalacağımız yer tam da 3 numaralı metro duraklarından birine yakındı. Dönüş yolu da havaalanına giderken dahi arada Central Market Hall‘e gidip kahvaltı yapma lüksüne sahip olabildik.

NOT: Artık “ Evropa’da turnike neyim yok, bedavadan da gezilebilir, ama işte kontrole yakalanmazsan, meh meh meh!” şeklinde bayat espriler yapmıyoruz, çok eksikliğini hissederseniz yazının burasında böyle bir diyalog hayal eder, kıs kıs gülersiniz kendi kendinize 🙂 . Herşeyi bizden beklemeyin (gözlüklü emoji).

ŞEHİR İÇİ ULAŞIM
Şehri ağ gibi sarmış metro ve tramvay hatları, bunu destekleyen düzenli otobüs seferleri ulaşım konusunda yüzünüzü güldürüyor. Size sadece ineceğiniz durağın Macarcasını öğrenmek ve hangi yönden bineceğinizi kestirmek düşüyor. Biz ilk gittiğimizde 10lu ulaşım bileti aldık. Biletler okutuluyor, arada bir de kontroller oluyor. Kontrollerin gece yoğunlaştığını söylemeliyim. 2. Gün 72 saatlik ulaşım kartı alıp paşalar gibi gezdik (Toplu ulaşımda çığır açtık, bakınız paşa bile özel aracını bırakıp metroya biniyor 🙂 ). Evet turist olmak ayaklar su toplayıncaya kadar yürümek demektir. Ama unutmayalım ki bazen tramvaylar başlı başına bir aktivite olabiliyor.

Mesela 2 numaralı tramvay panaromik bir şehir turu için ideal. Ayrıca öyle şirinler ki insanın vatmana “Abi şu sarı tramvayı versene bi tur kullanıp geri getireyim.” diyesi geliyor.

Biz Budapest Card almadık. Çünkü ücretsiz müze sayısı çok azdı ve ücretsiz giriş hakkı verdiği termal, popüler olan değildi. Siz ilgilenirsiniz belki diye linki şuracığa bırakıyorum.

NOT: Pek çok ülkede yaşananın aksine, Budapeşte’ye ulaşım kartlarını havaalanı ulaşımı için de kullanabiliyorsunuz. Sonra da efendim neden Budapeşte’yi seviyorsun? Sevilmeyecek gibi değil ki..

BUDAPEŞTE’YE NE ZAMAN GİDİLİR?
Bana kalsa her zaman gidilir. Çünkü belli ki her mevsimi ayrı güzel. Benim gittiğim Haziran ayı hava bahar havası kıvamındaydı. Bir gün yağmur dışında genelde sıcak ve aydınlıktı. Budapeşte bir anda bastıran yağmurlarıyla meşhurmuş. Ben bagajsız gittiğim için şemsiye götürmemiştim ama bir tane satın almak zorunda kaldım. Şemsiyesiz büyük problem.

Ama ince bir yağmurluğum vardı, baya işe yaradı. Siz de kara kışta gitmiyorsanız yanınıza yağmurluk almanızda fayda var. Şu meşhur termal havuzlara gitmedik, hava sıcak, havuz sıcak, kafamıza tam oturmadı. Kışın gidildiğinde muhakkak denenmeli bence, sonuçta kışın ortasında sıcacık havuza girmek harbiden de haber değeri taşıyor 🙂 .

yesempatik-budapeste-gezi-seyahat-kopru-blogger

Citadella

ANAFİKİR: Bahar ayları gezmek için ideal, yürüye yürüye şehrin altını üstüne getirebiliyor, o güzel köprülerden yürüyerek geçebiliyorsunuz.

Varosliget-Şehir Parkı

Ve Margaret Adası’nda çimlere yayılıp gökyüzünü seyredebilmek için çimlerin üzerinin karla veya suyla kaplı olmadığı bir mevsim daha güzel olmaz mı sizce de 🙂 .

BUDAPEŞTE’DE HANGİ MESLEK SAHİPLERİ AÇ KALMAZ?
Kesinlikle heykeltıraşlar! Bu kadar mı adım başı heykel olur!

Heykeli dikildiğinde göre önemli bir zat belli ki cümlesini 21. kez kurduktan sonra düşündüm de bir ülkede bu kadar çok önemli adamın olması normal mi?

Ya da bi de beni tek çek derecesine “Azıcık şurada durayım da bi heykelimi yapıver.” mi demişler acaba.. Kafamda deli sorular..

BUDAPEŞTE’DE KAVGA ÇIKARTMAK İÇİN NE YAPMALISINIZ?
Kadehleri tokuşturmanız yeterli! Savaş zamanı düşman askerleri keyifle kadeh tokuşturup durduklarından Macarlar gıcık kapmış, travmatik bir etki yaratmış onlarda. Kadehinizi tokuşturmayın efendim. Şerefe diyin geçin!

HOCAM BUDAPEŞTE’YE TORPİL GEÇİYORSUNUZ, ONA HEP 5 VERİYORSUNUZ!
Hayır! Kendince can sıkıcı özellikleri de var Budapeşte‘nin. Mesela minik sinek sürüleri! Bir anda bulut gibi üzerinize gelebiliyor ve rahatsız edici olabiliyor. Ayrıca börtü böcek pek yaygın, epeydir görmediğiniz bir böcek türüyle karşılaşırsanız şaşırmayın.

GÖZLEMLER
• Şehir genel manada epey düzenli. Sokaklar, semtler arasında büyük kopukluk, uçurumlar yok. Benzer mimari özellikteki güzel, tarihi yapılarla örülmüş. Her birinin hem kendine has hoş detayları var, hem de bütün ile uyum içerisinde. Bizdeki gibi muhteşem bir yapının yanında bir inşaat faciası ile karşılaşmıyorsunuz, tuttum bu olayı.

St.Stephans’s Basilica

Çok fazla evsiz var. Pek çoğu akli dengesini yitirmiş durumda. Bir tanesi yere kapaklanıp kendi kendine bağırarak birşeyler söylüyordu, muhtemelen af diliyordu ya birinden ya da tanrısından.. Elden birşey gelmiyor, yanından geçip gidiyorsun, bu  da insanın içini burkuyor..
• Belli bir yaşın üzerindeki insanlar otobüslerde, tramvaylarda bilet kontrolörü olarak istihdam edilmiş. Bu kişilere böyle bir görev verilip toplumdan soyutlamamaları durumunu takdir ettim, malum belli bir yaştan sonra kişiler kendini “ işe yaramaz” hisseder ve depresyona girerler.
Trafikte aşırı kibar sayılmazlar. Yer yer ışık ihlalleri de yapıyorlar. Avrupa’dayım diye yaya geçidinden yaylana yaylana geçmeyin, özellikle yan yollardan bağlananlar yayaya yeşil yansa bile kale almayıp yoluna devam ediyor.
Restoranlarda servis biraz yavaş. Biz bu konularda sanırım daha iyiyiz. Yer yer somurtkan çalışanlar da gördüm. Tıpkı Avrupa’daki konumu gibi bazı diğer konularda da arada kalmış Budapeşte, biraz öyle, biraz böyle gibi.

Central Market Hall

Çok fazla kola tüketimi var. Elinde 2 buçuk litrelik kolalarla gezip su niyetine içenleri görünce epey garipsedim. Butik bira üreten bir tesiste bile kasa kasa kola vardı. Şaşırttı ve üzdü.

AVM kavramı yaygın. Türkiye’deki ile tıpatıp aynı. Özünü yitirmeden çağa ayak uydurmak maharet gerektiriyor galiba, yoksa tüm ülkeler birbirine benzemeye başlıyor.
Festivaller çok güzel ve organizasyonları başarılı. Masaların kenarında çöp poşetleri var, yemeğini yiyen kabını kacağını çöpe atıyor, tertemiz bırakıyor. Bizdeki gibi ayrıca temizlik görevlileri yok. Ona rağmen bizde çöp yığınları oluşuyor :/ . Medeniyet işte azizim.
Macarların yediği darbelerden, ülkenin habire istila edilmesinden, müzelerde vay Ruslar böyle tokatladı, yok Türkler böyle ezikledi diye ağlanmalarından içim şişti. Ulen azıcık adam olaydınız o zaman. Tamam çok sevdim ülkenizi ama duygu sömürünüz de bi bitmedi yani (Yazının başında yağ var bal vardı, yazının sonunda bastım paprikayı, verdim odunu!) . Gelen vurmuş giden vurmuş. Ne çektin be Macaristan!

Velhasılıkelam; Macaristan’ın başkenti Budapeşte güzel şehir vesselam!

Bu dersimiz giriş niteliğinde olup, yeni yazılarımızla detaylandıracağız.

Budapeşte‘ye aç dimağları bilgi ile sulayacağız.

 

Eğer bu yazıyı beğendiyseniz kanalıma abone olm…. Ne kanalmış.. Herkes de vlogger oldu, aman canım herkes de blogger oldu (En azından yazar herkez demiyor, herkes de derken de’yi ayrı yazabiliyordu 🙂 ).

yesempatik-budapeste-gezi-seyahat-manhole

Bugünlük dersimiz bu kadar, yarın mukavva, elişi kağıdı ve uhu getirin; Safranbolu evi yapacaz 🙂 .

Bi de babanıza söyleyin aidatları getirsin artık, Hikmet sen cezalısın 1 top kağırt getir!

Çıkarın kağıtları sözlü yapıcam!

St.Stephans’s Basilica

Tamam tamam, seviyorum sizi..

Yeni bir derste görüşünceye kadar;

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Yeni Başlayanlar İçin Belçika Hakkında Bir Takım Bilgiler yazım için tık tık..

Related posts
Meraklısı İçin Budapeşte Yeme İçme Notları
7 Ağustos 2017
Genel, Gezsempatik, Yurtdışı Gezileri

Yeni Başlayanlar İçin Belçika Hakkında Birtakım Bilgiler

Herşey buğulu bir pazar sabahı kruvasanımı yiyip Americanomu yudumlarken bir anda aklıma düşen Belçika arzusuyla başladı. Pikapta Edith Piaf plağı çalıyor.. Ona da sordum, git dedi.. Bir saniye.. Tabii ki de böyle olmadı! Çünkü nereye gideceğimiz nereye ucuz bilet bulduğumuzla ilgili bir olay 🙂 . Pegasus’un bir anda %30 indirim yapmasıyla sunumsuz yakalanmama rağmen bu fırsatı kaçıramazdım. Hemen kredi kartıma kurdele bağladım ve harekete geçtim. Zaten sevgili Benim Diyet Yemeklerim ile bir yerlere gitsek diye konuşuyorduk aramızda, çok iyi denk geldi. Ayrıca kruvasan yiyip Edith Piaf dinleyerek bir karar verseydim muhtemelen Belçika değil Fransa olurdu 🙂 .

Grand Place

BELÇİKA KİMDİR, NECİDİR? KIZ İSTESE VERİLİR Mİ? BANKA KREDİSİNE KEFİL OLUNUR MU? (Doyulur mu, doyulur mu; Canan’a Kıyılır mı?)

Belçika‘nın yüzölçümü 11.779 kilometrekaredir. Yıllık yağış miktarı 800 milimetrekaredir. Şaka şaka böyle devam etmeyeceğiz tabii ki. Böyle devam edersek eğer Coğrafya Hocanız Mualla Hanıma gösterdiğiniz muameleye maruz kalırız (O muamele nedir diye soracak olursanız, zavallıya kocanız sizi aldatıyor ana fikirli acımasız bir mektup yazıp, mektubu “Bir Dost” rumuzuyla sonlandırıp kapısının altından atılması trajedisidir).

Şimdi ciddiyetimizi takınıyor ve Belçika ile ilgili bir takım lüzumlu lüzumsuz bilgi veriyoruz..

  • Belçika, resmi adıyla Belçika Krallığı, Avrupa’nın en küçük ülkelerinden biridir.
  • Belçika; Hollanda, Almanya, Lüksemburg ve Fransa‘ya komşudur. Dolayısıyla hızlı trenlerle bahsi geçen ülkelere rahatlıkla geçiş sağlayabilirsiniz. 

yesempatik-belcika-hakkinda-bilgiler-seyahat-tren-ulasim

  • Hollanda ve Lüksemburg ile birlikte BENELÜKS ülke grubunda yer alır.
  • Para birimi Euro‘dur. 
  • Başkenti Brüksel’dir. Diğer kentlerine trenle ulaşım oldukça kolaydır.
  • Brüksel, Avrupa Birliği‘nin başkentidir, pek çok uluslararası kurum ve kuruluşun temsilciliklerine ev sahipliği yapar.
  • Popüler şehirleri Brugge, Gent ve Antwerp‘tir.
  • Brugge, Ortaçağ’dan günümüze zaman makinasıyla gelmiş gibi masalsı bir kenttir. Her yıl binlerce turistin ziyaret akınına uğrar.

Brugge

  • Gent, şehir merkezinde yer alan kalesiyle turistlerin ilgisini çeken, cuberdon isimli menekşeden yapılan şekerlemesiyle meşhur bir kenttir.

Cuberdon

  • Antwerp hem moda bloggerlarının mabedi hem de dünyanın elmas üretimini domine eden kentidir.
  • Tarihte pek çok ülkenin istilası altında kalmıştır. Belki de bundan ötürü ülkenin her bölgesinde farklı bir ülkenin etkileri hissedilmektedir.
  • Ortaçağ ve Art Neuveau tarzı mimari yapıları turistlerin ilgisini çekmektedir.
  • Yeme-içme konusunda en iddialı ürünleri; patates kızartması, waffle, çikolata, midye ve biradır.

Bundan iyisi, Şam’da kayısıdır. Yaşanmışlık dolu, deneyim kokan, esprikli, şakalı izlenimlerim için sizi aşağıya alalım.. (Deneyim ile izlenim eş anlamlı evet, sizi denemek için şeyettim (!)).

CHARLEROI-BRÜKSEL ULAŞIM (Charleroi Sorunsalı)

Biz bir gazla Belçika‘ya bilet aldık ama aklı başında (belki bir nebze daha zengin) insanlar gibi Brüksel Havaalanı‘na değil de adını telaffuz etmeye çalışırken can çekiştiğimiz Charleroi Havaalanı‘na almışız. İstanbul’a gitmek için İzmit’e inip trenle dönmek gibi birşey.

Acaba nasıl gidilir, ne yapılır diye araştırırken yazılarını beğenerek takip ettiğim sevgili Esra Geziyor‘un şu yazısına denk geldim. Adım adım internetten nasıl otobüs bileti alınacağını anlatıyor. Charleroi-Brüksel otobüs bileti tek yön 17 Euro, ama internetten alırsanız 14 Euro. Artan 3 Euro ile işeyen çocuk magneti alırsınız 🙂 . 

Charleroi Havaalanı-Brüksel Ulaşım

BELÇİKACA (!)

Yok öyle birşey! Fransızca konuşanlar, Flemenkçe sipariş verenler, Almanca küfredenler ve İngilizce Şarkı söyleyenler.. Ve daha nice diller.. Belçika‘nın 3 resmi dili var: Fransızca, Flemenkçe ve Almanca. Bu durum bir nebze karışıklık yaratıyor. Her tarihi yapının, sembol binanın İngilizce ile de birlikte dört farklı adıyla karşılaşabiliyorsunuz. Fransızca şiirle kandırılıp evlilik teklifini kabul edenler beni taşlamazsa bir itirafta bulunacağım: Ben Fransızca sevmiyorum! Ağırlıklı olarak Fransızca’nın konuşuluyor olması hoşuma gitmedi :/ . Amsterdam’dan aşina olduğum Flemenkçe’yi daha sempatik buluyorum. 

TA TA TAAAM! BRÜKSEL MERKEZ DAĞILSIN HERKES!

Flipco mucizesiyle tıpış tıpış merkeze geldiniz. Tebrikler, bizden 3 ay ücretsiz uydu yayını kazandınız! İneceğiniz durak Gare Du Midi, bineceğiniz vasıta muhtemelen metro! Eğer bizim gibi akıllılık edip otelinizi merkezden seçtiyseniz günlük ulaşım kartlarına dahi ihtiyacınız yok. Tek yönlü alacağınız bir kaç metro biletiyle ulaşımı kotarabilirsiniz. Onu da muhtemelen Atomium‘a giderken kullanacaksınız (ciğerinizi biliyoruz) . Bu arada metro bileti alma cihazlarında yer alan yuvarlak butonu döndürerek seçimler yapabilirsiniz; 1 ya da 2 kişilik, gidiş yahut gidiş-dönüş alternatifleri gibi. Biz bir ara tümden yerinden söküyorduk sistemini anlamak için, biz yandık siz yanmayın diye söylüyorum 🙂 .

METRO HAKKINDA

Gitmeden evvel şehrin ulaşım haritasını telefonunuza kaydetmenizi öneriyoruz. Üşengeçler için de bir örneğini aşağıya bırakıyoruz.

Metrolarda erotik ses tonuna sahip bir hatun sıradaki durak Ayşe gibisine duyurular yapıyor, bir de Fransızca söylüyor zilli, içi bi hoş oluyor insanın. Bereket versin ki ben Fransızca sevmiyorum, bende duygusal müzik yayını yapan radyo spikeri etkisinden öteye geçemiyor.

Metroların bazı duraklarında bir takım sanat eserimsiler var. Örneğin Atomium‘a gitmek üzere 6 numaralı metronun Heysel durağında bu güzel dünyayı buldum. Tam da bizler gibi gezgin ruhu olanlara göre..

Metrolarda her memleketten insan var. Bu karmaşa beni yoruyor.. Belçika‘ya gidip Belçikalı göremeden dönücem diye bir an çok korktum. Belki de göremedim zaten. Belki de Belçika zaten böyle bir yer. Belli oldu insanların neden Belçika‘ya yerleşmek istediği. Bel… Tamam tamam, bu kadar bel.. yeter 🙂 .

HEDİYELİK EŞYA PİYASASI

Hacılar, sektör Hintlilerin elinde. Hani bizde “midye dolma” sektörü Mardinlilerin elinde ya, burada da sektörler ekmek parası peşinde koşan bir takım gurbetçilerin elinde.

Peki nedir bu hediyelik eşyalar? İlk olarak karşımıza işlemesiyle nam salmış “Mannaken Pis” çıkıyor. Aklınıza gelebilecek her türlü hediyelik eşya yanında bir tanesi var ki yaratıcılıkta sınır tanımamıştır. Bu bebeğin işeyen yerlerinden tribüşon yapmışlar a dostlar! Oy ben nerelere gideyim..

Yine Belçika’nın sembolü olan Atomium konseptli hediyelikler ile Belçika‘nın yeme içme kültürünün gözdeleri çikolata, waffle, bira ve midye tasvirli hediyelikleri de rahatlıkla bulabilirsiniz.

HEDİYELİK EŞYA İLE YEME İÇME SEKTÖRÜ KESİŞİYOR!

Bakınız bu çok leziz bir gerçektir! Belçika‘nın neyi meşhur? Çikolatası.. Hoop Hikmet eniştelere 1 kutu dolgulu çikolata (mümkünse likörlü), sonuçta içip içip düğünümüzde olay çıkartan eniştemize de böyle bir hediye yakışırdı!

ODTÜ’den arkadaşın Olçum’a  (ki bu Olçum yabancı dizi izleyen ve uzaya seyahat etmek üzere başvuruda bulunmuş son derece entellektüel bir arkadaştır) Türkiye’de bulunmayan 1 adet çifte kavrulmuş lokum misali çifte mayayla alkol oranı yükseltilmiş cillop gibi bir belçika birasını orijinal bardağıyla hediye edebiliyorsun.

Yahut “Ortakoy’a gidelığm daa wafırla kumpir yiyelığm .” diye sizi darlatan Ezgisu’ya tokat niteliğinde Belçika waffle ı hediye edebilirsin yanında şu hava atma cümlesiyle: “Yeaa bizim yediklerimiz de vafıl mı EzgiSUCUĞUM, bak gerçek vafıl nasıl sade, meyve falan da koymuyorlar onlar hem.”

Bakın bir taşla iki kuş vurdunuz. Kafayı bunlara çok yormayın ki etrafınızdaki güzellikleri daha rahat görebilesiniz.

BİSİKLET YOK MU BİSİKLET?

Elbette var ama bi Hollanda değil, hem de hiç değil! Araba sayısı epey fazla. Yer yer bisikletlileri görüyoruz ama genelde Gent gibi Flemenklerin ağırlıklı yaşadığı kentlerde daha yaygın. Siz yine de bisikletlilere dikkat edin. Malum onlar sizin ışık yanmasa da nezaket gösterip duran araç sürücüleri kadar hoşgörülü değiller.

ANNE KAFAMDA POLİS VAR
Özellikle Brüksel’de elde devasa korkunçlu silahlarla bir sürü polis ve asker vardı. Belki terör saldırılarına önleyici bir hazırlık niyetiyle böyle karar almış olabilirler. Ya da insan karmaşası ve her köşe başında yer alan göçmenleri, dilencileri dizginlemek, kontrol altında tutmak içindir. Bizden daha fena durumdalar, bunu söylemeliyim. Marketlerde bile polis var, nereden biliyorum, kendisine yanlışlıkla “Çikolatalar nerde acabağ?” diye sorduk da oradan biliyorum :/ .
SÖZÜN ÖZÜ: Üniformaları görünce darbe mi oldu diye korkmayın, ölü taklidi yapınca gidiyolar.

HAVA NASIL ORALARDA, ÜŞÜYOR MUSUN?
Evet üşüyorum. Evet üşüdük. Evet valizde ne var ne yoksa alakalı alakasız üst üste giydik. Yani öyle fotoğraflar var ki “köyden yarın gelmiş Hatçe hırkası”nın üzerine deri mont felan giymişim. Paçalardan akıyor rezillik.

Gitmeden evvel hava durumuna baktık, 20 derece diyor.. Bizde bir sevinmeler, bir havalara uçmalar.. Yavrum Saynur bi koşu minili elbiseler aldı, bense efil efil, tiril tiril kıyafetler koydum valize.. (Buraya Youtube a üzüntülü müzik yazınca gelen yürek deşen müziği monte edelim). Sonra bir kere daha baktım hava durumuna ve ne göreyim? Bizim 20 dereceler olmuş 14 derece, yağmur gösteriyor. Biz bi yıkıl, bi üzül.. Ama valize yine de kalın kıyafetler koymadık. Neden? Çünkü kötüye bişey olmazdı 🙂 (Buraya Hababam Sınıfı’nın üzüntülü müziğini koyduğumuzu hayal edin). Peki ne mi oldu? Biz bi de gitmeden önce hasta olduk. Saynur benden de beter, antibiyotiğe başladı o derece.. (Buraya da ölüm marşını koyalım). Biz bi gittik hava oldu mu sana 12 derece, oradan da düştü mü 10 dereceye. Vay biz ne günah işledik :/ .

SONUÇ: Kuzey her zaman soğuktur, yağmurluksuz, şemsiyesiz, hırkasız, montsuz, atkısız gelmeyin yaz dışında.

NOT: Ben çantada yer alan şortlara inat en sevdiğim ponponlu beyaz şapkamı da almıştım yanıma (tedbiri tümüyle elden bırakmamışım) .

Sen Atomium‘da kaybol, kafam don. Gent‘e gittik, hava iyice buza bağlamasın mı? Önce ucuz yollu bi şapka bulalım diye marketlere baktık. Gent‘te Amsterdam‘dan alışkın olduğumuz Albert Heijn, Hema gibi pek çok markete rastladık. Ama ben yine asaletimi konuşturup hoş bir şapkacı dükkanına daldım. Yahu burda kesin pahalıdır diyerek (asalet bir saniyede nasıl sıfırlanır adlı çalışmam).. Belki 1 gün öncesinde markette 70 Euro harcamamış olsaydım bir anda bu kadar pintileşmezdim. Ama oruçluyken markete gitmiş gibi ne gördüysem almıştım ve sermayeyi yine yeme içmeye yüklemiştim. Neyse efendim o cici şapkacıda çok tatlış bir ressam şapkası buldum 25 Euro’ya aldım. Yemekler yenir ama bu şapka kalır işte.. Sosyal mesajı aldıysanız devam edelim 🙂 .

BELÇİKA’NIN KALKINMASINA KATKI SAĞLAYAN İKİ TÜRK KIZI: NİNÜ VE SAYNUR’UN MARKETLE İMTİHANI
Burayı sona sakladım, çünkü açıyor, acıyor, acıyor her yolu denedim bitmiyor.. Biz aslında hem market gezmeyi sevdiğimizden hem de ekonomi yapalım diyerekten Brüksel‘de Le Pain Quotidien’in yakınlarında bizdeki Migros’a benzeyen devasa süper market Delhaize‘e gittik kahvaltı öncesi (Şimdi bakıyorum da belki de tok karnına gitsek böyle olmazdı). Bir evvelki gün de Brugge‘e gitme günümüzü değiştirmişiz 15 Euro ekonomi yapıcaz diye, o derece tutumluluk! Neyse aldık bir araba, daldık reyonlara.. Nasıl güzeller, nasıl çekiciler, nasıl değişikler.. Ondan da alalım, bunu da deneyelim, bu Türkiye’de yok, bu Türkiye’de var ama pahalı.. Araba gitgide doluyordu.. Ama biz alış verişe doymuyorduk..

yesempatik-belcika-hakkinda-bilgiler-delhaize

Neler almadık ki.. Yemekler için soslar, krakerler, çikolatalar.. Lotus‘un meşhur zencefili kurabiyesinden yapılan Speculoos efsanesi.. Ben böyle güzel birşey yemedim! Nutella’yı ikiye katlar 8le çarpar 1500e böler.. Ve baby carrot.. Aklımı yitirdiğim anlar.. Bilinç kaybı.. O üçlü baby carrot ı neden aldığımı gerçekten bilmiyorum. Hem sulu, hem ağır, hem ne gerek var canım! Aldım işte, bağrıma bastım, korkusuzca x-raylerden geçirdim. Eğer beni durdururlarsa diye onlara laflar hazırladım: “Bebeğim olmadan asla!”. Şükür sağ salim anavatana getirdik bir kaç gün önce de afiyetle yedik. Başım göğe erdi yani 🙂 .

AMAÇ: Çikolataları, peynirleri süslü ve pahalı turistik dükkânlardan almaya gerek yok. Marketlere gidin ve sevilen markaları çok daha uyguna alın. Ben freeshopta adeta el yakan çikolata markalarını marketten çok uyguna aldım. Sizlere de Cot’e Dor ve Guylian‘ı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

ANA FİKİR: Marketleri akıllıca kullanırsanız hem ekonomi yaparsınız hem de yereli daha iyi deneyimlersiniz. Siz bizim gibi yapmayın, tadında bırakın, edebinizle alış verişinizi yapın ve çabuk kayboldun gözümüzün önünden 🙂 .

BELÇİKA’YA 10 KİLO VALİZLE GİDİP, BELÇİKA’DAN 28 KİLO VALİZE DÖNMEK..
Ben değil, bir arkadaş.. Gülmeyin. Muhtemelen sizin de başınıza gelecek! Gastronomik bir ülkeye gidiyorsunuz, hiçbirşey yapmasanız eşe dosta çikolata alırsınız. Tavsiyem olabildiğince boş valize gidip, daha çok nevaleyi valize sığdırmanız. Ben biraları bir sarmışım pantolonlara, bir ara kendimi tarihi eser kaçakçısı gibi hissettim 🙂 . Yanınızda poşet götürün. Sarın sarmalayın kırılacak şeyleri, mesela bira bardaklarını. Kw.. bardağını kırmadan getirmenin haklı gururunu yaşıyorum.. Ekstra bagaja para vermenin evlat acısı gibi koyduğunu biliyoruz.. Bile bile lades olmamak için almayın o taş gibi kalıba sahip süslü püslü kol çantanızı yanınıza, her güne 3 kombin yapmayıverin, şampuanları minik kaplara aktarın, kreminizi lens kutularına koyuverin, minik parfüm taşıyın, 100 ml’yi emin olun 3 günde bitiremezsiniz, astsolist değilseniz.. Velhasılıkelam, ben de henüz çok başarılı değilim ama bari siz öğrenin az eşyayla seyahat etmeyi. Kilolarca valiz doldurarak kendi topuğumuza sıkıyoruz valla. Etmeyin..

Nadide bilgiler, sosyal mesajlar verildi.. Kurtlar döküldü, baş kankanın verdiği sır 3 saniyede başkasına yetiştirilmiş gibi ferahlandı.. O zaman ne yapıyoruz, heyecanla yeni Belçika yazılarını bekliyoruz.. Zira buralar bir müddet çikolata, waffle kokacak.. Hamileler okumasın, sonra eşleri üzerimize yürür mazallah!

Tekrar görüşünceye kadar,

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts
Genel, Gezsempatik, Yurtdışı Gezileri

Sanatın ve Sarayların Şehri: Viyana Gezi Rehberi

Sene 2013, genciz o zamanlar.. Arkadaş düğünlerini bahane edip yurt içi gezilerine yelken açıyoruz. Yurt dışını hep  merak ediyoruz, cesaret edemiyoruz. Ama artık daha uzaklara, daha farklı topraklara gitme arzusu içimizde kıpraşıyor. İç ses dışarı vuruyor; “Buralar bana dar geldi, yurtdışına mı açılsam acaba?” diyorum, lakırdıma isteyerek kulak misafiri olan arkadaşım: “Süpeerr, nereye gidiyoruz bakalım.” diyor : ) Belki Amsterdam, veyahut Prag derken derken.. İyisi mi Viyana‘ya gidelim diyoruz; hem sanat, hem tarih, hem mimari, hem de bol bol müzeler, ayrıca gelsin schinitzeller gitsin turtalar! Continue reading…

Related posts
Genel, Gezsempatik, Yurtiçi Gezileri

Adana’nın Gizli Güzelliği: Varda Köprüsü

Tepebağ Mahallesi’ndeki Pala Dayı’dan duydum Varda Köprüsü‘nü ilk. Elindeki kitaptan bana köprünün resimlerini gösterdiğinde çok etkilenmiştim. Oraya gitmeliyim demiştim. Kendisi de muhakkak gidip görmem gerektiğini söyleyince Varda Köprüsü‘nü ziyaret farz olmuştu. Pala Dayı ve Tepebağ Mahallesi ile ilgili yazımı okumak için tık tık… Geçenlerde Adanalıgurme ile #ikigündeadana diyerek bir gurme gezisi düzenledik. Varda Köprüsü‘nü ziyaret etmeden olmazdı. Levent Börekçilik‘te güzel börekleri yiyip, peşine de Ciğerci Kel Mahmut‘ta sabah ciğerini mideye indirdikten sonra rotamızı Adana’nın Karaisalı İlçesi’nde yer alan Varda Köprüsü‘ne çevirdik.

Varda Köprüsü

Adana merkeze yaklaşık 64 km uzaklıkta bulunan, Karaisalı İlçesi’nin Hacıkırı Köyü‘nde yer alan Varda Köprüsü’ne giderken bir taraftan da Adana‘nın doğal güzelliklerini seyre daldık.

Keçi çobanı teyzeyle fotoğraflar çekinip en sevdiği keçisi Kazım’a selam verdik. Yol epey bozuk, ama bunu bahane edip bu güzellikten mahrum kalmayın derim.

Şimdi biraz bilgi vermek isterim size Varda Köprüsü hakkında..

TARİHİ

Varda Köprüsü (Alman Köprüsü), İstanbul-Bağdat-Hicaz Demiryolu Projesi kapsamında inşaasına 1907 yılında başlanan mühendislik harikası bir köprü. 3 ana açıklık ve 4 ana ayak üzerinde duran köprünün yapımı 1912 yılında tamamlanıyor.

Almanların petrol ve diğer yer altı kaynaklarımıza ulaşma amacıyla projeyi üstlendiğini biliyoruz. Osmanlı Devleti ise asker, eşya ve yolcu taşımacılığında fayda sağlaması için projeyi kabul etti. Haydarpaşa Garı’ndan Bağdat’a uzanacak demiryolu çalışmalarında en büyük zorluk Toroslar’da çekildi. Belli başlı bölgelerde yoldan tasarruf edebilmek için köprü ve geçitlere başvuruldu. İşte onlardan en güzeli kuşkusuz ki Varda Köprüsü. Diğer adının neden Alman Köprüsü olduğunu da açıklamış olduk.

YAPISAL ÖZELLİKLERİ

172 metre uzunluğunda, 99 metre yüksekliğinde inşa edilen köprü kargir bir yapıya sahip. Köprü ayakları çelik kafes üzerine taş örme yöntemiyle yapılmış.

Oluşabilecek hasarları göz önünde bulundurarak 4 adet köprü ayağının içerisine bakım merdivenleri yapılmış. 3 büyük açıklığa sahip. Fotoğraflarda muhteşem çıkmasının sebebi bu açıklıkların ve ayakların muhteşem tasarımı bence.

RİVAYETLER

  • Köprünün adı neden Varda? Rivayete göre köprü ayakları inşa edilirken işçiler kendi aralarında anlaşmışlar, biri yukarıdan taş atıp saymaya başlayacak, alttaki tamam deyince de kaç saniyede düştüğünü hesaplayacaklarmış. Yukarıdaki saymaya başlamış, 1, 2, 3, 4, 5, düştü mü diye; altta ki “var daha” demiş, yukarıdaki saymaya devam etmiş, tekrar sormuş, alttaki “var daha var daha” demiş. Almanlar bağrışı duyunca koşup gelmiş ne olduğunu anlamaya çalışırken aşağıdakinin “vardaaa vardaa” diye bağırışını duyunca köprünün adını Varda Köprüsü koymuşlar.

  • Köprü inşaatında çalışan 21 işçinin ve bir mühendisin ölümü bir dönem köprünün lanetli olduğu üzerine söylentilere sebebiyet vermiş.
  • Köprü ve geçit inşaası yapılırken, bu inşaatlarda çalışanlar aileleriyle birlikte köye yerleşmiş. Onların ihtiyaçlarını gidermek için lojmanlar, hastane, okul, çeşme ve kilise gibi yapılar inşa edilmiş. İnşaatta ölen işçiler için de bir mezarlık dahi yapmışlar.

ULAŞIM

Adana merkezden 64 km uzaklıkta olan Hacıkırı Köyü‘ne araçla rahatlıkla gidebilirsiniz. Adana Tren İstasyonu’ndan 63 km uzaklıkta olan köprüye trenle de gidebilirsiniz. Hacıkırı Tren İstasyonu’nda inmeniz yeterli. Toplu ulaşım olayı biraz zor. Eğer aracınız yoksa araba kiralamanızı tavsiye ederim.

007 JAMES BOND SKYFALL’DA VARDA KÖPRÜSÜ

Malum James Bond film serisinin Skyfall filminin önemli aksiyon sahneleri Türkiye’de çekildi. Bunlardan en çarpıcısı Varda Köprüsü‘nde geçen sahne idi. Filmin kurgusunda İstanbul yakınlarındaki bir köprüymüş gibi davranılması ve Daniel Craig‘in köprüden atlayıp suya düşmesi olaylarının gerçek yüzünü sanırım sadece biz Türkler bileceğiz. Çünkü köprünün ayaklarının dibinde su yok ne yazık ki. Nehir sahnelerinin Osmaniye’de çekildiğini duydum. Filmden sonra köprünün popülaritesi artmış ve daha çok ziyaretçi tarafından gezi rotasına dahil edilmiş. Yalnız benim köprüyü Daniel Craig’den değil de Pala Dayı’dan öğrenmem pek ironik oldu 🙂 .

Filmin Varda Köprüsü’nde geçen efsane sahnesi için tık tık…

Varda Köprüsü büyüleyici mimarisi ve heybetli görüntüsüyle beni gerçekten çok etkiledi. Orada saatlerce durabilirdim. Hatta bir sonraki gidişimde yanıma yiyecek ve içecek alıp Varda Köprüsü manzarası eşliğinde piknik yapmak istiyorum.

Adana’nın kebaptan ibaret olmadığı gerçeğinin en büyük kanıtı bence Varda Köprüsü; emin olun ziyaret edilmeyi sonuna kadar hak ediyor. Hacıkırı Köyü‘ne giden yollara bakım yapılır ve tabelalandırılırsa daha güzel olur bence. Belki ziyaret etmek isteyip de yolu gözünde büyütenlerin şeytanın bacağını kırması için bir vesile olur.

Özellikle fotoğrafçılık ile ilgilenenler için tam bir vaha Varda.. 200 fotoğraf çekmişim, biraz daha dursam hafıza kartı dolana kadar çekecektim demek ki..

Fotoğraflar bile yeterince teşvik edici değil mi? Sadece tren geçmesini bekleyemedik. Onu da yakalasak zaten tadından yenmezdi. Belki siz denk gelirsiniz..

Varda Köprüsü

Son olarak Varda Köprüsü‘ne gitme hayalimi gerçekleştirmemde bana katkı sağlayan sefapezevengi.com yazarı ve instagramda @adanaligurme hesabında leziz yemekler paylaşan arkadaşım Ayhan Mortepe‘ye teşekkür etmek isterim..

Bizde keşif bitmez bu keşif arzusu devam ettiği sürece..

Yeni rotalarda buluşmak üzere..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts
Genel, Gezsempatik, Oteller, Yurtdışı Gezileri

24 Saatte Alexandroupoli Nasıl Gezilir?

Türkiye coğrafi konumu nedeniyle pek çok farklı ülkeye komşudur. Komşu komşunun külüne, bilemedin vizesine muhtaçtır! Yanı başımızda hem bize bu kadar benzeyen, hem de belli noktalarda farklılık gösteren bir millet, bir kültür var, Yunanistan! Avrupa Birliği üyesi olan Yunanistan’a girebilmek için schengen vizesi gerekiyor malumunuz. Belki de en rahat schengen vizesi alınan Yunanistan’a açılan ilk kapı ise Alexandroupoli (Dedeağaç). Edirne İpsala Hudut Kapısı’ndan, Yunanistan Kipi Hudut Kapısı’na geçiş sağlanıyor. Bu geçişi 2 yolla yapabilirsiniz.

ULAŞIM

Alexandroupoli’ye ister otobüsle, isterseniz de kendi aracınızla geçebilirsiniz (İsterseniz yan komşunun arabasıyla da gezebilirisiniz tabi, siz istersiniz de o verir mi bilmem 🙂 ). Araçla geçmek istiyorsanız buraya dikkat: öncelikle şoför mahalline oturacak arkadaşın uluslararası ehliyete sahip olması gerekiyor. Şu yeni ehliyetlerden çıkarttıysanız çok güzel, artık herşeyi uluslarınarasına uydurmak için ekstra para vermenize gerek kalmayacak : ) .  Ehliyet tamamsa gelelim arabaya.. TURİNG in sitesine girip bir incelemenizi öneririm aracı sigortalatma konusu ile ilgili. Gerekli evrakı temin edin ki sonra kapıda “Bi arkadaşa bakım çıkacaktım.” demek zorunda kalmayın.

Diğer yöntem ise otobüsle geçmek. Bazı otobüs firmalarının Alexandroupoli‘ye direkt seferleri var. Bilet fiyatı 40 TL. 5 saat civarı sürebiliyor yolculuk. Kışın 4 saatte dahi gidilebiliyor. Buna bir de kapıda pasaport kontrolü ekleniyor. Düşük veya yüksek sezon durumuna göre bekleme süreniz değişiyor elbette. Bu noktada araçla geçmenin en büyük avantajı çıkıyor karşımıza; kendi aracınızla geçerseniz çok daha seri hareket edebilirsiniz. Ama otobüsle geçerken sizinle aynı otobüsü paylaşan 45 kişiyi de beklemeniz gerekiyor.

ALFABE SORUNSALI

Avrupa ülkelerinin çoğunda latin alfabesi kullanıldığından yazılan kelimeler hakkında aşağı yukarı fikir yürütebiliyor; özel isimler zaten değişmediği için önemli yerlerin tabelalarından yolunuzu daha rahat kestirebiliyorsunuz. Ama Yunan alfabesi, içerdiği özel karakterler yüzünden ilk gördüğünüzde sizde bir çaresizlik hissiyatı yaratabiliyor. Yani en azından bende öyle oldu. Ama birazcık google layıp olayın mantığını çözdüğünüzde bu sefer işiniz gerçekten kolaylaşıyor. Hadi ben Biyoloji Öğretmeniyim, latinceye alfaya, betaya, gamaya alışkınım, hatta ve hatta tetaya.. İnanabiliyor musunuz; bakınız teta diyorum : ) . Diyeceğim şu ki, Yunanistan’a gitmeden evvel muhakkak Yunan alfabesini incelemenizde fayda var; yoksa gezmeye ayıracağınız zamanın büyük bir kısmını bir tabelaya manasızca bakarak geçirmek zorunda kalabilirsiniz : ) .

FAZLA BEKLENTİ HAYAL KIRIKLIĞI DOĞURUR!

Alexandroupoli ile ilgili ne kadar az beklentiniz olursa o kadar fazla keyif alabilirsiniz gezinizden. Çünkü kayda değer bir tarihi yapısı, sembol binası, egzantrik, fotoğrafı çekilmelik yapısı yok. Bir tane deniz feneri var o kadar! O da şehrin sembolü olmuş durumda.

Sembol bulamayan Belçikalıların el kadar Mannaken Pis (İşeyen Çocuk) Heykeli’nden medet ummaları gibi, Alexandroupoli‘de de bu deniz feneri yetişecek imdadınıza.

Sokakta sprey paint art yapan bir sanatçı hep bu fener tasvirine yer veriyordu çalışmalarına, 5 euro’ya ben de aldım, şu anda odamda asılı : ) .

Alexandroupoli‘ye beklentisiz giderseniz gördüğünüz her minik cafe, sevimli bir pub ve eğlenceli bir taverna hoşunuza gidecek, şehri sevmenize yardımcı olacaktır. O yüzden sokakların tadını çıkarmaya bakın elinizden haritayı bırakıp.


KARNIMIZ ACIKTI

O kadar yol teptik, sınırda pasaport kontrol enstantaneleri yaşadık, şehri turlayıp meşhur deniz fenerinin önünde zirilyon tane poz çekindik. Artık güzel bir akşam yemeğeni hak ettik bence. Hem arkadaşlarımın baskı derecesindeki tavsiyesi, hem de Foursquare’deki güzel yorumların hatrına soluğu Nisiotiko’da aldık.

NİSİOTİKO

Bir yaz akşamıydı ve rezervasyon yaptırmamıştık. Bizi kırmadılar, yolun kenarına şirin bir masa attılar. Belki de en güzel masa bizimkisi olmuştu. Mekan sürekli Türkler tarafından ziyaret edildiği için çalışanlar epey alışkın Türklere ve Türkçe’ye. Hatta menüde sıralama şöyle, Yunanca, İngilizce, Türkçe..

Sipariş vermeye başlıyoruz.. Önce gönüllerimize taht kuracak o meşhur tzatziki (kuru cacık)  (3,5 Euro)yi sipariş ediyoruz.

Onun baş kankası kabak kızartmasını (4,5 Euro) da söyleyiveriyoruz hemen.

Bir Yunan Restoranında olmazsa olmaz nedir? Tabii ki Greek Salad (Yunan Salatası) (7,50 Euro), o da teşrif ediyor masamıza.

Patlıcanlı feta peynirli bir meze ve baş rolde acılı ahtapot kavurma..

Şöyle söyleyeyim; ben Alexandroupoli ziyaretinden 3 hafta sonra Rodos’a gittim, her akşam farklı bir tavernada yemek yedim, büyük büyük sofralarda.. Ama hiçbirinde Nisiotiko‘nun lezzetini bulamadım.. O cacık nasıl bir cacıktı öyle..

Eve döndükten sonra her akşam kuru cacık yapmaya başladım, hala daha da devam ediyor bu gelenek. Kabak kızartması da gerçekten nefisti. Onu da çok denedim evde ama hiçbir zaman Nisiotiko‘da yediğim gibi olmadı.

Greek Salad, bizim de sofralarımızda yer alan bir salata türü aslında, tek farkı üzerine dilimlenmiş büyük feta peyniri ilave edilmesiydi. Ama şunu söylemeliyim ki, domates, salatalık, biber, soğan, peynir ve zeytinden oluşan bu salatayı başka boyuta taşıyan nefis zeytinyağı bence. Ayrıca serpiştirdikleri kekik de epey lezzet katmıştı. Feta peynirli közlenmiş patlıcan (6,5 Euro), köz tutkunu olmamdan mütevellit her daim 10 puan kazanıyor benden.

Renkli biberlerle süslü acılı ahtapot kavurma da  (10 Euro) damak zevkimize uygundu. Yanına da 20’lik Ouzo 7 gold Komotini söyledik.

Zaten Yunan Restoranlarında ouzo hep 20’lik sipariş ediliyor. Çünkü alkolü keyif için içiyorlar, cozutmak için değil. Ondan belki de kafalar hafif çakır, yüzlerde tatlı bir gülümseme, dillerde Yunan ezgileri.. Miss..

 

 

 

 

Nisiotiko diğer mekanlara göre daha pahalı. Ama bana kalırsa her kuruşunu hak ediyor. 2 kişilik bu masa 50 Euro tutuyor. Bence yazımızın başlığında söylediğimiz gibi Alexandroupoli‘de sadece 24 saatiniz varsa akşam yemeğinizi Nisiotiko‘da yemelisiniz.

ADRES:3,Zarifi str-P.O. 68100 Alexandroupolis – Greece

TEL: +30 25510 20990

KENDİMİZİ KONAKLASAK DA MI SAKLASAK?

Alexandroupoli‘de 24 saat geçireceğimize göre 1 gece konaklamak ihtimaller arasında. Hayat kurtarıcı HotelsCombined‘den otel fiyatı karşılaştırmalarına bakıp en uygun fiyatlı siteden rezervasyonumu yaptırdım Hotel Marianna‘ya. Çok da memnun kaldım. Tertemizdi ve konumu merkeziydi.

Kahvaltı dahil değildi, canımıza minnet! Yoksa ne ara tadacaktık o nefis el açması börekleri? Tek seferde birkaç farklı sitenin fiyatlarını otomatik olarak karşılaştırmak isterseniz HotelsCombined sitesine göz atabilirsiniz. Uygulamayı telefonunuza indirmek için de tık tık..


GÜNEŞ DOĞDU, HAYDİ KAHVALTIYA!

Bir Ninü atasözü der ki: “Nerde çokluk, orda tokluk!”, kitleleri takip ederseniz karnınız en keyifli şekilde doyar (Pırlanta değerinde bilgiler..). İşte böyle düşüncelere kapılmışken sakin bir Alexandroupoli sabahında şehrin yerlisinin özellikle tercih ettiği, asıl adını beni öldürseniz yazamayacağım, okunuşu Teofilos olan pastanenin önündeki boş bir masaya kurulduk.
THEOFİLOS

Ağırlıklı olarak yaşlılardan oluşan Poli ahalisi yumulmuş böreklere, abanmış keklere, kurabiyelere bir ellerinde frappe diğer ellerinde bilimum hamur işleri pürtelaş kahvaltı ediyor.

Dedim nereye geldik? Kafamı kaldırdım, tabelaya baktım.. Küçük çaplı bir beyin kanaması, sinir boşalması.. Sen misin ben biyoloji öğretmeniyim, teta benden sorulur diyen? Karşımda tetaların tetası, ama ben onu algılayamıyorum, hiçbir şeye benzetemiyorum.

Swarm’da şekillere bakarak bir çekin yaptım da sonra Yunanca bilen arkadaşlar nasıl okunduğunu söylediler sağ olsunlar. Neyse efendim ben burada bir ıspanaklı börek yemişim ki sormayın.. Hamur işinde gayet iyiler..

Sonra hızımı alamayıp kendimi tatlı dolabının önünde buldum, muzip çocuklar gibi “Amca, payam vay amca, tuyistim ben, tatlı yicem, bundan da istiyorum, şundan da!” diyerekten 2 çeşit tatlı seçtim.

İkisi de güzeldi, şimdi bana bunların adını sormaya kalkmayın, kim bilir telaffuzu zor ne değişik adları vardır : ) .

Frappe konusuna gelecek olursak.. Yunanistan’ın en önemli içeceği bence Frappe. Sipariş ederken şeker tercihinizi kendiliğinizden söylemek gerekiyor, tek mi çift mi diye. Yoksa dakikalarca manasız bakışılabiliyor : ) . Her ne kadar buzlu kahvelerle aram çok da hopaşinanay olmasa da frappeyi gerçekten beğendim. Hele bir de haziran sıcağında içince ilaç gibi geliyor vesselam! İçiniz, içiriniz.. Frappe medeniyettir ; ) .

Ayrıca bu pastaneden çok güzel Kavala kurabiyeleri de alabilirsiniz, en tereyağlısından. Ama siz bu rotadan Kavala’ya geçecekseniz tabii ki almayın, yerinden alırsınız. Gelgelelim dönüş yolunda evdeki bebeler sizden mamalar isterse önüne bir kutu kavalayı koyun ve kaçarak uzaklaşın : ) .

ADRES: 305 Dimokratias Avenue, Alexandroupoli, Evros, Greece

TEL: +302551081881

DONDURMA DA MI YEMEYELİM?

Biz yaz mevsiminde gittiğimiz için gözlerimiz dondurmacı aradı. Yine aylak aylak gezerken gözüme Sloure‘ye kestirdim. Ta ta taaaaam. Doğru seçim! En birinci ben oldum : ) .

Çok lezzetliydi. Kıyafetime uygun renkte dondurma seçtiğim için beni kınamayınız. Ben değil, hep içimdeki çocuk yapıyor bunları.. Dondurma için gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

ADRES: L. Dhmokratias 329Alexandroupoli, Greece

TEL: +302551029400
PEKİ YA BİRA?
Metro Turizmin sayın yolcuları, sizi tam da buradan alacağızdır, burada hazır olunuzdurundur. Diye anons verilen yer var ya, onun tam karşısında çok klas bir bistro var: Soho-Absolutely Fabulous..

Adı da güzel namıssızın. Otobüsü beklerken seyehatin bittiği gerçeğine daha rahat alışabilmek için garsonu çağırıyorum. “EEEÖÖÖÖEE can I order your local beer please?” diyorum. Kız of korz diyor, bana bırak.. Ben birayı beklerken dev 1 şişe su geliyor, efendim cips geliyor, kek geliyor kurabiye geliyor..

Allah Allah diyorum, biz istemeden yağdırdılar, acaba kaç metre uzunluğunda bir hesap gelecek. Neyse diyorum, olanlar oldu! Sen hiç kafanı yorma Ninücüğüm.. Tam da cadde üzerinde, merkezi bir konumda yer alan Soho hem klas hem de hoş mekan. Beptina ile tadını çıkarıyorum caddede akıp giden hayatın.

“EEEEEÖÖÖÖÖÖAEEEEOO check please!” diyorum, hesap 3 Euro geliyor. Ağlamak istiyorum.. Mekan sahibini bulup öpmek istiyorum.. Ne yani ben şimdi 3 Euro’ya bunca nevaleyi yedim içtim öyle mi? Artistiğimi yapıp 5 Euro verip üzerini almıyorum.. Hakettiniz bunu gençler! Ananızın ak südü gibi helal olsun! (Umut Sarıkaya severler jargonu çakozladı bile!). Espri bir kenara, Alexandroupoli‘de nereye gitseniz ücretsiz suyunuz masanıza geliyor. Şebeke sularımız içilebilir olsa belki bizimkiler de yapabilirdi bunu. Mesela eskiden Jadore Chocolatier Cafe’de (hani şu “Oh La La Beatrice” yenilen mekan) kristal sürahi ve cam bardaklarda su ikram edilirdi.. Hey gidi günler hey! Anneeee, ben ne zaman hey gidi günler diyebilecek kadar büyüdüm, soruyorum sana anneeeeee!

ADRES: Leof. Dimokratias 300, Alexandroupoli 681 00

TEL: +30 2551 088134

MAGNET ALMADAN DÖNECEK DEĞİLİZ!

Sokak aralarında gezinirken hediyelik olaylarını da halledelim diyoruz. Gözümüze kestirdiğimiz bir dükkana dalıyoruz. Deniz feneri sembollü magnet okey, ouzo ve 2li shot bardağı okey, bir tane de mumluk. İşimiz tamam. Tamam olmasına tamam da, satıcı amca bize ısrarla lokum ve baklava satmaya çalışıyor. Ölür müsün öldürür müsün? Tamam, yakın coğrafyalar, benzer kültürler, elbette etkileşimler oluyor, tümüyle sınır çizgileriyle ayrılabilen birşey değil kültür. Amma ve lakin bizde zaten bunların en güzelleri yapılıyor, ne demeye alayım baklava? Satan amcayı çok kırmadan yakamızı kurtarıyoruz. Minik bir magnet hediye ediyor darlattığını farkedip. İyi insanlar yahu. İsteyen krizdeler bize muhtaçlar desin, isteyen onlar ne sinsidir desin. Benim kişisel gözlemim gayet yardımsever ve güleryüzlü oldukları yönünde.. Herhangi bir ima ve art niyete rastlamadım. Hepimiz kardeşiz bu öfke ne diye?

Sosyal mesajımızı da verdik çok şükür. Toparlayacak olursak; Alexandroupoli Schengen vizesi olup da İstanbul ve çevresinde yaşayanların hafta sonu rahatlıkla gidip keyifli vakitler geçirebileceği bir alternatif rota. Blogger arkadaşlarım Benim Diyet Yemeklerim ve Culinistanbul‘un da şirin yazıları var Alexandroupoli ile ilgili. Okumak için isimlere tık tık 🙂 .

Adapazarı’na gider gibi başka bir ülkeye gitmek sizce de coğrafi bir avantaj değil mi? Hem freeshop denilen de bir gerçek var. Her ne kadar euronun 4 TL olmasıyla eskisi kadar cazip gelmese de, her yerde bulamayacağınız çikolata ve şekerler için bile güzel bir fırsat bence. Neden? Çünkü çikolata seviyorum : ) .

Yine yeni yollarda görüşmek üzere..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts