Tag

Sofya

Gezsempatik, Kahve Mekanları, Mekanlar, Yurtdışı Gezileri

Aç Gelip Tok Dönmek İsteyenler İçin Sofya Yeme İçme Önerileri

24 Saatte Sofya Nasıl Gezilir? başlıklı yazımızla 1 günde Sofya‘da nereleri gezdiğimizi neler yaptığımızı masaya yatırmıştık. Aranızda “Peki bu kızlar ne yedi ne içti, aç biilaç mı dolaştı, hiç mi karnısıları acıkmadı.” diye merak edenler, merak etmekle de kalmayıp gıybetimizi yapanlar olmuş. Gönül isterdi ki “Seni bana sımsıkı sarılı görenler olmuş.” yazaydım şurada, ama işte mukadderat. Olayımız yeme-içme. Sofya‘ya gittiğinizde aç kalmayasınız diye çırpındık, açın bakayım ağzınızı yavrularım, bakın uçak geliyo 🙂 . Sofya yeme içme önerileri karşınızda..

yesempatik-sofya-yeme-icme-mekan-bulgaristan-fabrika-daga-kahvalti

1-Fabrika Daga – Rainbow Factory (Kahvaltı&Tatlı&Kahve)

Sofya‘ya günün erken saatlerinde ulaşıp otelimize yerleştikten sonra ilk işimiz kahvaltı için Fabrika Daga‘ya gitmek oldu. Foursquare‘de yüksek puan alan ve hakkında güzel yorumlar bulunan mekan aslında bir 3. nesil kahveci. Ama tatlıları ve kahvaltısı da epey nam salmış. Sofya sokaklarındaki yol yapım çalışmalarının azizliğine uğrasak da, petlanton gibi hoplaya zıplaya atlaya, keklik gibi seke seke gitsek de, mekana varınca ne doğru bir tercih yaptığımıza iyice inandık. Dışarıdan öyle güzel  görünüyordu ki, fotoğraf çekmek istedim. Kadrajıma giren çiftin müsaadesini alarak tabi.

yesempatik-sofya-yeme-icme-mekan-bulgaristan-fabrika-daga-kahve

Bir kaç poz çektim, Asyalı zilli beni yanına çağırdı haspam. Bana bunları yollar mısın dedi. He babov dedim, yollayaram. Mailini aldım, yolladım. Ve benim “Yakışıklı ve iyi huylu çocuklarla çıkmayı başarabilen, çirkin, huysuz, antipatik Asyalı kızların olayı nedir biri bi anlatabilir mi Allah aşkına!” şeklindeki yakarışım burası için de geçerli oldu. Efendim cillop gibi çocuklar, yanlarında BİM Poşedi gibi duran, uykusuz, aksi, nalet Asyalı kızlar..  Bu ırkçılık değil, bu dış görünüşe şeyapma değil! Şu olayın sebebini bilen varsa beni bi aydınlatsın lütfen, yoksa girdiğim depresyondan çıkamayacağım :/ .

yesempatik-sofya-yeme-icme-mekan-bulgaristan-fabrika-daga

İçeriye girer girmez kendimize camekandan kahvaltı seçmeye koyulduk. Menüleri hazırlayıp görücüye çıkartmaları gerçekten çok iyi bir düşünce. Yoksa kim Bulgarcayı sökecek de ne yazdığını anlayacak da sipariş verecek!

yesempatik-sofya-yeme-icme-mekan-bulgaristan-fabrika-daga-kahvalti-yumurta

İçinde yumurtalı ekmek ve tavada kızartılmış yumurtanın da bulunduğu bu tabak gözüme güzel göründü (4.50 Leva= 9 TL). English Breakfast Tea (3.50 Leva= 7TL) , bırekfıstlarımızın yegane kurtarıcısı! Ya canım ben kahve ile de kahvaltı yapıyorum ama çay varsa menüde beni kimse tutmasın lütfen 🙂 .

yesempatik-sofya-yeme-icme-mekan-bulgaristan-fabrika-daga-blogger

Kahvaltımızı yapınca yol yorgunluğumuzu da bir nebze atınca, mekana da alışınca biz yine başladık makara kukaraya. Efendim yerimizi değiştirip daha fotojenik kısma geçtik önce. Sonra strudel ve kahve siparişi verdik. Strudel efsane güzeldi.

Fabrika Daga-Strudel

Viyana’dakileri döver valla -umarım Viyanalılar beni dövmez:/- . Kahve ise öyle sevimliydi ki. İlk kez panda latteart ile karşılaşıyorum. O sevimli panda ölmesin diye içemedim:) . Şaka şaka, afiyetle içtim, çok da güzeldi.

Fabrika Daga-Latte

Yolunuz Sofya‘ya düşerse kahvaltı&tatlı&kahve molası için istikamet Fabrika Daga olsun. Güncel etkinliklerle ilgili broşürler ve ülke haritaları bile var ücretsiz alabileceğiniz. Bu bilgi de şuracıkta dursun. Afiyet olsun!

2-Sense Rooftop Bar (Kokteyl&Öğle Yemeği)

Kahvaltıyı destekli yapınca bir müddet yeme içme olayını askıya alıp Rus Kilisesi ile Meşhur Alexander Nevsky Katedrali‘ni gezdik. Saatlerce güneşin altında hayranı olduğumuz katedralin önünde türlü şebelekliklerle fotoğraflar videolar çekindik. Yavaştan bizim kablolardan yanık kokusu gelmeye başladı. Gezinin diğer kısımlarında bize yine yer yer lazım olacak beynimizi kısa devreden kurtarmak ve minnak ayaklarımızı dinlendirmek üzere Sense Rooftop Bar’ın yolunu tuttuk. Sense Otelinin terasında yer alan bu mekan panaromik bir Sofya Manzarası sunuyor size.

Sense Rooftop Bar

Benim artık “Alexander Nevsky Katedrali’ni Koruma ve Yaşatma Derneği Onursal Başkanı” olduğumu duymayan kalmadı zaten. Bu güzel mekandan caanım katedrali bir de tepeden seyrediyorsunuz. Kadehimi Sofya için kaldırıyorum 🙂 .

Bu arada kokteyl siparişleri hep bir sorunsal bende. İçeriğine bakıp sipariş ettim mi tadı güzel olsa da görsel çok pespaye oluyor. Ben yine daldım içeriğine göre sipariş verdim. Bana geldi silindir bardakta buzlu bişi.

Bizim Hilal öyle bir kokteyl sipariş etti ki üüüüüüüüü, sabahlar olmasın. Sanki passion fruit var babasının evinde. Ay deli olacam, bunun kadeh bir güzel, bir süslü, bir havalı; benimki “Bağcılar Gençlik Apaçinella Nargile Cafede” masaörtüsü altından verilen fişne-votka!

Sense Rooftop Bar

Neyse bu dram böyle sürer gider ama benim koca yürekli arkadaşım sağolsun bana hevesim geçene kadar içirttiği için bir nebze de olsa ferahlama geldi nihayet. Kokteyller çok başarılıydı. Tanesine 15 Leva verdik yani 30 TL, değer doğrusu.. Ortam ve manzara itibariyle, bir de kokteylin kalitesini düşünecek olursak az bile. Karnınız aç ise yanına bir kaç tapas da söyleyebilir, giriş kattaki Çin Restoranı menüsünden de birşeyler seçebilirsiniz öğle yemeği kafasıyla, tavsiye olunur..

3-Chucky’s Coffee (Kahve)

Malum, gidilen kentte ille bir kahveci buluyoruz. Deniyoruz. Mutlu oluyoruz. Kahve dükkanlarının ayrı bir havası ve ayrı bir kafası var. O havayı o kafada solumaya bayılıyorum. Ayrıca yaptığım bir gözleme göre kahvecilerde çalışanlar işini daha severek yapıyor. Biraz keyif işi gibi. Bi tanecik barista, hem temizlik elemanı, hem servis elemanı, hem de barista işte. Kepengleri de o açıyor sabah. Güzel bir müzik koyuyor, müşterilerle ilgileniyor, azıcık ilgi gösteren olursa kahve çekirdeklerini ve demleme yöntemlerini anlatıyor.. Chucky’s in tatlı baristası da öyleydi. Geçen seneki İstanbul Kahve Festivali’ne katılmış arkadaşı, bardağını getirmiş dükkana koymuş, onu gösterdi bana. Hava sıcaktı, 2 cold brew söyledik. Lezzeti biraz seyreltik geldi, yani su oranı fazla. Buz da koyunca hepten yumuşadı tat. Ama kötü değildi tabi.

Chucky’s Coffee

Hilal kuzusuyla dinlenip telefonlarımızı şarj ettik. Çiçekçiden satın aldığım ay çiçeğim bana güzel fotoğraf karesi çıkartmamda yardımcı oldu. Çekirdeklerden satın alabilirsiniz bu arada. Şimdilik o işe girmiyorum. Çünkü girersem gittiğim her kahveciden kahve alamaya çalışacağımı biliyorum. Artık olabildiğince el bagajıyla gezdiğim için minimalize ediyorum hacmen bazı şeyleri, hem de maddi boyutu var tabi. Muhtemelen el değirmeni alıp bir kaç da kahve demleme ekipmanı alırsam kendime kimse durduramaz beni. Kahveci anlatırken kendime bağladım konuyu yine, idare ediniz efendim 🙂 .

Vitosha Bulvarı

Bulvar boydan boya mekanlarla dolu. Seç, beğen, al! En çok tercih edilen mekan Happy Grill&Bar. Biz Happy ziyaretini Plovdiv‘e bıraktığımız için Sofya‘da farklı yerler denemeye çalıştık. Yerel yemekler hazırlayan mekan bulmak için çok sıkmadık kendimizi. Hani öyle tutmaç çorbası, cartlak kebabı, kerebiç tarzı bir yöreselliği zorlamadık yani 🙂 .  Belki bir sonraki ziyarette düşünürüz. Bulvar üzerinde gözümüze kestirdiğimiz 2 mekana oturduk. Şöyle ki :

4-Sidewalk Cafe (Yerel Bira)

Günah benim, suç benim. Kurdum bırak bu düş benim. Zevk benim, keyif benim! Aha da oturuyorum, hoop oturdum bile Sidewalk Cafe‘ye 🙂 .  Yol üstünde kuruyemişçiden aldığımız çerezler zulada zaten. Üzerine birer yerel bira sipariş ettik.

Kamenitza‘yı ikimiz de sevdik. Beach’ten hamburger yemeyip evden kete, meyve getiren Türk kızları gibi evet çaktırmadan çerezlerimizi yedik yerel biranın yanında. Ohh canımız sağolsun 🙂 .

5-Raffy Bar& Gelato (Akşam Yemeği&Kokteyl&Dondurma)

Sofya‘nın popüler mekanlarından biri olan Raffy’ye oturduğumuzda artık Sofya‘nın yerlisi olmuştuk.. Bizde bir rahatlık, bir yayılmacı politika, bir aymazlık bir hanımsendecilik ki sormayın.. Şoradaki diğer Sofya yazımızda anlattığımız üzere, artık edepsizliğimiz ayyuka çıkmıştı. Ayapkapları çıkarttık, çorapla basıyoruz yere.. Dün 12 saat otobüs yolculuğu, bugün 10 saat şehir içi koşturmacası derken o çoraplar artık ne hale gelmiştir varın siz düşünün.. Bir anda etrafımızdaki masalar boşaldı. Koskaca mekanda yalnız kalmıştık. Olsundu, varsındı. Biz tüm Bulgaristan’a yeterdik. Abartılı şakamızı da yaptığımıza göre sadede gelelim. Hilal kuzusu epey kallavi bir yemek siparişi verdi.

Ninü ne dese beğenirsiniz? Ben aç değilim, sadece kokteyl içeceğim. Nasıl yani? Ninü nasıl aç olmaz? Nasıl nasıl? Heyy garson, sen bana güzelinden bir mojito getir, ben şimdi okuyucunun cemi cümlesini aydınlatacağım:

Bir Yesempatik Ninüsünün Akşam Yemeğinde Aç Olmama Sebepleri Nelerdir?

  • Sokak pazarında zirilyon tane lezzetle kendini tıkaması: Kara Camii’nin az ilerisinde bir de ne göreyim, 3-5 teyze toplanmış, organik ürün satıyor. Hoop bir kase yaban mersinini mideye indirirsin.

Malum, bizde çok pahalı bu meyveler, bulduk mu affetmiyoruz. Yaban mersini çok gariban görsel veriyor, onun yerine bu berryleri çekiyoruz. Hilal’im de berrylere yürüyor.

 

Meyveleri hüpletirken bir de ne göreyim! Balkabağını enine kesip fırınlamışlar, dilim dilim satıyorlar.

Ne kadar da ilginçli, hemencik aldım, tadına baktım. Şekeri çok az ama köz tadı kokusu buram buram geliyor. Müthiş de bir fotoğraf veriyor, daha ne olsun..

Fiyatı da öyle uygundu ki, yani 2 TL ya var ya yok.

  • Yaya alt geçitlerindeki pizzacıdan pizza yemeden geçmemesi: Yemek buldun ye, dayak buldun kaç! İlk dilimin günahı olmaz! Sempatik pizzacı en tazesinden bir dilim pizza verdi. Yine çok ucuzdu. Afiyetle mideye indirdim, pişman değilim.

  • Çerezciye girip, bana biraz şundan biraz da bundan demesi: Demekle de kalmayıp gezerken elini torbalara daldırıp daldırıp yemesi. Kendininkiyle yetinmeyip Hilal’inkine de sulanması. Başka sözüm yok sayın yargıç..

İşte tüm bunları yapınca insan bir anda tıkanıveriyor. Sanırım benim ağzım hiç durmuyor, ya yemek yiyorum ya da konuşuyor, şarkı söylüyorum 🙂 . 

Günün sonunda Alexander Nevsky Katedrali‘nin avlusunda gerçekleşen “Sofia Breathers Festival”e atıyoruz kendimizi. Aperol Spritzlerimizle güzel geçen günümüzün kritiğini yapıyoruz.

Dönüşte markete uğruyoruz tabi. Bir takım çikolatalar, gofretler, krakerler. Annem için Bulgaristan‘ın meşhur kaşkaval peynirinden alıyorum gayet uygun fiyattan. Bir de gözüme kestirdiğim uzun ince çekirdekli zeytinlerden atıyorum sepete. Seyahat dönüşü evde aç bekleyen bebeleri doyurmak gerek 🙂 .

Sofya‘da yeme içme çok uygun. Bütçenizi sarsmadan en güzel mekanlarda yiyip içebilirsiniz. Alexandroupoliden sonra Sofya da benim için sırf yeme içme için gidilebilecek yerlerden biri oldu.

Hayat yiyince, gezince, gülünce güzel!

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts
24 Saatte Sofya Nasıl Gezilir?
26 Eylül 2017
Genel, Gezsempatik, Yurtdışı Gezileri

24 Saatte Sofya Nasıl Gezilir?

Herkesin içinde bir “uzaklara” gitme arzusu. Herkes stresli, herkes derbeder, herkes, çilekeş, off İstanbul tümden keşmekeş, eee o zaman ne duruyorsun kardeş? Bak komşu Bulgaristan ve onun başkenti Sofya seni bekliyor. Bulgaristan deyince, Sofya deyince suratlar 5 karış; hocam sen hayırdır? Neyini beğenmiyorsunuz anlamıyorum be insan evlatları! Tamam bi Barselona değil size Flamenko sunamaz, tamam bir Venedik değil, aşkitonla gondol keyfisi yapamazsın, tamam bi Paris değil, Eiffel’i kadraja sığdıracam derken 2 kilo “yağdan” kaybetmezsin, tamam bi Amsterdam değil coffeeshop havası atamazsın, okey. Ancak o da kendi çapında bir ülke, kendi çapında bir başkent.

Her yeni şehir yeni bir heyacan değil mi zaten? Yeni bir dil, yeni bir alfabe, yeni bir para birimi, yeni bir kültür.. Tüm bunlar beni heyecanlandırmaya yetiyor. Tamam sizden sırf Bulgaristan‘a gitmek için vize alma “koca yürekliliğini” beklemiyoruz. Zaten hepiniz minik birer gezgin kesildiniz başımıza -ben de bu sınıftayım- muhakkak kenarda köşede üç-beş şengeniniz vardır. İstanbul’da yaşıyorsanız da bırakın uçağı otobüsle bile gidebilirsiniz. Aracınızın sigortası varsa ve ehliyetiniz de uluslararası ehliyetse -bayramda seyranda Kapıkule sınırında saatlerce beklemeyi göze alıyorsanız- araçla da gidebilirsiniz. Benim gibi ekonomi yapayım, otobüs yolculuğu zaten makara kukarayla geçer diyorsanız sizi şöyle alalım:

İstanbul’dan Sofya’ya Otobüsle Nasıl Gidilir?

Çok kolay, Google’a bu cümleyi yazdığınız anda sizi otobüs firmalarına yönlendiriyor. Huntur, Metro Turizm, Alpar Turizm.. Saatlerine bakıp size en uygun geleni tercih edebilirsiniz. Biz bunlardan en çılgınlı olanı seçtik -neden böyle yaptığımızın mantıklı bir açıklaması yok- sağ salim gittik ve döndük.

20.30’da bindik Bayrampaşa Otogar‘dan. Gecenin bir yarısı Kapıkule Sınır Kapısına‘na ulaştık. Canım arkadaşım Hilal ile güle oynaya, geyik yapa yapa gittik. Öyle sağda solda duyduğumuz gibi bagajlarımızı didik didik aramadılar. Ya bazıları çok abartıyor, ya da bu işler tümüyle gümrük görevlisinin psikolojisi ile doğru orantılı. Bayram öncesi gittiğimiz için sınırda epey bekledik, ama pasaport kontrol hızlı geçti. Zorluk çıkartmadılar.

Ah bir de 9 saattir sınırda beklemekten gözleri dönmüş Alamancı kardeşler otobüsümüze saldırmasaydı daha iyi olacaktı. Aç susuz beklemekten şekerleri düşmüş olacak ki, vay efendim nasıl önümüze geçersiniz diyerekten “tatsızlık” çıkarttılar. Sonuç: kız ben sana demedim mi karşıki dağlar cenderme cenderme! Jandarma gelip müdahale etti ve olay çözüldü. Gezme arzunuzu baltalamamak adına çok detaya girmiyorum ama en azından gitmek istediğiniz zamanı buna göre seçebilirsiniz. Bayramda seyranda değil de sıradan bir hafta sonunu tercih edebilirsiniz.

Sofya’da Nerede Konaklanır?

Sofya‘nın en güzel özelliklerinden birisi ucuz olması. Oteller öyle uygun ki. Nasılsa bir gece konaklayacağım, en kral yerde kalayım da diyebilirsiniz, nasılsa bir gece konaklayacağım, seyahat daha da ekonomik olsun, temiz bir yatak bana yeter de diyebilirisiniz. Paşa gönlünüz bilir. Ben Brüksel’de EasyHotel‘de konaklamış ve çok memnun kalmıştım. Sofya‘da da yine EasyHotel‘i tercih ettim. Şehir merkezine yürüyerek 15 dk mesafede. Temiz yatak ve özel banyo tuvalet dışında ek bir hizmet yok -wireless ı saymıyorum tabi- . Oda ve tuvalet çok dar. Ama bizim için hiç problem değildi. Çünkü kişi başı 50 TL’ye konaklayınca bize saray gibi göründü 🙂 . Otogardan taksiye bindik, kazıklanmamak için de sorduk ne kadar tutar diye, 5 Leva civarı dedi. Gayet makuldü.

Sofya’da Taksi Kullanımı

Yine gitmeden evvel yaptığım araştırmalarda taksicilerin dolandırıcı olduğundan bahsediliyordu. Biz 4 kere kullandık, hiçbirinde de o tarz bir taksiciye denk gelmedik. Taksilerin yan camlarının üzerinde fiyat tarifesine dair çizelgeler asılı. Binmeden evvel bakabilir, size uygun gelen taksileri tercih edebilirsiniz. 0.69 Leva ile 0.89 Leva aralığı olağan görünüyor. Binerken de aşağı yukarı ne kadar tutacağını sorarsanız daha etkili oluyor bence. Bizden size tavsiye..

Sofya’da Hangi Para Birimi Kullanılır?

Cevap veriyorum: Leva. Tişikkirlir. Avrupa Birliğine üye olup da kendi para birimini kullananlar candır! Bkz. Macaristan. Aksi taktirde insana tokat gibi çarpan 4 ile çarpma mevzuu nice koçyiğitlerin belini büküyor, biliyoruz. Ben para konularında biraz tedarikli davranmayı seviyorum. Şöyle ki, Çemberlitaş’ta bir dövizci var, sağolsun çok denişikli para birimlerini gayet kabul edilebilir fiyatlarla dönüştürebiliyor. Mis gibi gittim bir miktar Leva aldım, bilmediğin ülkeye ilk gittiğinde dövizci arama sorunsalı ve kazıklanma korkusunu ortadan kaldırmış oldum. Ben gittiğim vakit yani 26 Ağustos’ta 1 Leva 2 TL’nin bi tık altındaydı. Şu an bakıyorum 1 Leva 2.0859 TL olarak görünüyor. Gitgide paramız değer kaybediyordu :/ . Ama her halükarda paranızın çoğu cebinizde kalıyor, çünkü ekonomik seyahatin başkenti Sofya!

Sofya’da Kahve Siparişi Verilirken Hangi Dilde Konuşulur?

🙂 Seviye ilkokul seviyesine düşmesin diye Ali Cengiz oyunları peşindeyim ama yavaştan okuyucu terliği fırlatacak gibi 🙂 . Cevap: Bulgarca. Bulgaristan’da Kiril alfabesi kullanılıyor. İlk başta karmaşık gibi görünse de biraz üzerine düşüldüğünde sökülebiliyor, Çince değil sonuçta 🙂 . Bizim için geziye damgasını vuran kelime “teşekkür ederim” anlamına gelen “blagodarya” oldu. Benim şirin arkadaşım Hilal daha ilk günden Bulgarların gönlünü fethetti. Herkeslere buket buket “blagodarya” dağıtıyor zilli. Millet mest oldu tabi. Ben hala “thank you, thanks” diye çırpınıyorum. Hani bi turiste yardımcı olursunuz da “tişankkıv idirığng” gibi bi şebeleklikle teşekkür eder de biz hayran kalırız ya çabasına, o hesap! Bu seyahatte insanların kendi dillerinde teşekkür etmenin kıymetini daha iyi anladım.. Bu farkındalık için blagodarya sevgili Hilal’cim 🙂 . Daha fazla gündelik hayat Bulgarcası için şurayı tıklayabilirsiniz.

Sofya Sokakları..

Bir şehirde sanırım beni en çok etkileyen şey sokaklar.. Ara sokaklara dalıp eski evleri, graffitileri bulmaya bayılıyorum. Otelin bir nebze şehir merkezinin dışında olması bir avantaja dönüştü ve çok tatlı sokaklardan geçtik.

Boydan boya murallarla, graffitilerle bezenmiş yıpranmış evler, eski ama benim için çok kıymetli renkli binalar, sokak ve sokağın kendine has kokusu.. Çok seviyorum çok.. Zaten küçük bir şehir Sofya; hedeflediğiniz sembol binaları gördükten sonra ara sokaklara dalmak için illaki vaktiniz olacaktır.

Bir takım genel bilgiler verdiğimize göre artık sembol binalara geçmenin zamanıdır 🙂 .

Dün dündür, bugün bugündür, gün bugündür. Davul çalar gümbür gümbür bu dügün bizim dügündür. Otur sıfır 🙂 .

Alexander Nevsky Katedrali

Eyy devasa katedral. Belki de Sofya‘ya gitme sebebim sensin! Üstad Cem YILMAZ’ın “Ali Baba ve 7 Cüceler” filmini en az 50 kere seyretmişimdir. Giriş sahnesinde kadraja giren bu dev, renkli katedrale bir gün gideceğimi biliyordum. Ali Şenay‘ın arabasının lastiklerinin çalındığı sahneyi hatırlarsınız. Böylesine büyük bir meydanda, böylesine büyük bir katedralin fotoğraf çekmek isteyenler için harika pozlar vereceği daha gitmeden belliydi.

Hilal şöyle dedi: “Sanırım Alexander Nevsky Katedrali’ni görmeden Sofya’ya geldiğimi anlayamayacağım.” O yüzden elimizi çabuk tutup kahvaltı sonrası ilk işimiz bu katedrale ulaşmak oldu. Yaklaştığımızı hissettik ve içimizden gelen tarafa doğru yöneldik. Tüm ihtişamıyla karşımızda belirdiği anda Hilal’le çığlık atarak katedrale koşmaya başladık.

Zaten son zamanlarda mint yeşili ile kafayı bozmuş durumdayım -ayakkabı ve çantadan anlaşılacağı üzere- inadına yaparmış gibi katedralin kubbelerini mint yeşiline boyamışlar 🙂 . Yer yer altın sarısı da var. Etrafını bir kaç kere tavaf ettik, her açıdan ayrı güzel. Gecesi ayrı, gündüzü ayrı güzel. Güzel oğlu güzel işte! Şimdi azıcık tarihinden bahsedelim.

Alexander Nevsky Katedrali çok iyidır çok hojdır ama benena!” diyebilirsiniz, siz de haklısınız! Her ne kadar muhteşem bir mimari yapı olsa da, insanı büyülese de, bağrınıza basasınız gelse de 1877-1878 yıllarında yapılan 93 Harbi olarak da anılan Osmanlı-Rus Savaşı‘nda ölen Rus askerleri anısına yapılmış. Hani bizim öldürdüğümüz :/ . Ama işte sevgili arkadaşlar, böyle yaparsak da ülke gezemeyiz, geçmişimiz savaşlar ve mücadelelerle dolu.. Birbirinin yakasına yapışan Avrupalılar bile birlik kurdular da el ele kolkola değiller mi şu an? O yüzden bence “çok da şeyapmamak lazım”.

Katedral Avrupa’nın en büyük Ortadoks ibadethanelerinden biri. Aynı anda binlerce kişi ibadet edebilir. Ama duyduğumuza göre cemaat iyice pazar ayinlerini savsaklamış; “Boris Bey, pazar ayininde göremedim sizi.” 🙂 .

Katedralin etrafında turlamak bile keyif verici. Antika pazarı da burada yer alıyor. Biz döviz bürosu aramaya bi gittik, gidiş o gidiş, döndüğümüzde pazarı topluyorlardı, bişeycikler alamadık :/ . Ama bereket versin ki gittiğimiz gün, yani 26 Ağustos’ta “Sofia Breathes Festival” vardı. Gündüz şirin bir kupa aldığım festival alanında gece Hilal ile Aperol Spritz’lerimizi yudumladık.

Ben çok merak ettiğim hatta İtalya’dan dönen arkadaşımdan istediğim Aperol’ü de ilk kez tatmış oldum. Meğersem öksürük şurubu gibi bişeymiş 🙂 . Ama rengi beni benden alıyor, malum renkleri seviyoruz 🙂 .

Aziz Nikolas Rus Kilisesi

Ufacık tefecik içi dolu turşucuk gibi, renkli ve şaşaalı bir kilise olur kendileri. Şirin bir bahçenin içinde, asaletiyle süzülüyordu adeta..

1914 yıllında inşa edilen kilise yine Rus hayranlığının bir göstergesi. Altın sarısı, mint yeşili ve beyazın zarif bir dansı gibi.

Rus Kilisesi

Umut Sarıkaya’nın “İran Edebiyatı Övme” karikatürü gibi ben de bir coşkuyla Rus Kilisesi‘ni övdüm sanırım 🙂 . Önündeki dilenci bazı fotoğraflarımı sabote etse de bir takım fotoğraflar çekinmekten kendimi alamadım. İç kısmı epey ufak ama yine de bir girip göz atmakta fayda var.

Sveti Sedmochislenitsi Kilisesi (Sofu Mehmet Paşa Cami, Kara Camii)

Sofya‘ya gitmeden bir takım araştırmalar yapmama rağmen “Hadi Ayşegül Katedrali’ne gidelim.” diye yollara düşmedim hiç. Hep yürüdüm, yollar o yapıları karşıma çıkarttı. Her seferinde eski bir tanıdığı görmüş gibi sevindim, “Aaaa Hikmet Amca Camii, sen burada mıydın yahuu, ilahii, meh meh meh.” kıvamında. Neyse bu yapı da böyle karşıma çıktı.

Dünyalar tatlısı salkım söğüt ağaçlarının yanı başında ilginç mimarili Svet.. -böyle zor olacak, ben iyisi mi Kara Cami diyeyim- Kara Cami minaresindeki taşların renginin koyu renkli olmasından alıyormuş adını. Eee tabi kiliseye çevrilince minare hak getire.. Kilisenin içine girmedim ama bahçesinde nikaha gelenlerin komikli rüküşlü kıyafetlerini seyretmek pek güzel oldu doğrusu 🙂 .

Saint George (Rotunda) Kilisesi ve Serdika

İşte karşınızda Sofya’nın en eski yapısı! Balkan Yarımadasında’ki en büyük ve kayda değer Roma yerleşim birimlerinden biri olan Serdika’nın içinde yer alan kilisenin adı kubbe yapısından geliyor. 4. yy’ın başlarında inşa edilen yapının çok bozulmadan bugünlere ulaşabilmesi Sofyalılar için bir lütuf bence. Ama keşke etrafı böyle beton yığınlarıyla kaplı olmasaydı :/ Binaların arasında sıkışmış kalmış yavrum, kıyamam..

Sanırım insanın 1 şehirde sadece 1 günü olunca böyle yapıları görüp, fotoğrafını çekmekten öteye gidilemiyor. Büyük kayıp mı? Bence değil.. Çünkü heybeti ve güzelliği ile tüm tarihi yapılardan rol çalan bir Alexander Nevsky Katedrali varken diğerleri bir nebze sönük kalıyor haliyle. İlginizi ve vaktinizin çoğunu en sevdiğiniz yapıya&mekana veriyorsunuz. Sonuçta bu keyif işi.. Turla gitmiyoruz diye hava atıp sonra tur “uyuzluğuyla” moda mod saatli mecburiyetli hareket etmenin alemi yok (hiç yoktan yine ayar verdik iyi mi 🙂 ).

Sofya Heykeli (Sweta Sofia)

Otelimizden çıkmışız, dümdüz, upuzun cadde boyunca yürüyoruz. Arada aralara dalıp bir kaç kare poz çalıp caddemize geri dönüyoruz. Hava acayip soğuklu, korkuyoruz. Balkanlardan gelen soğuk hava kütleli bir kaç lüzumsuz espri derken derken.. Aaaaa bu bizim Sofya değil mi ayol! Bir elinde defne dalı diğer kolunda baykuş olan bildiğin seksili bir heykel.

Sofya Heykeli

Kutsal mutsal dediler ama hatun taş yani.. Ay çok kötü bi espri oldu hemen ciddiyetimi takınıyorum. Bulgaristan‘da 45 yıl süren komünist dönemin yadigarı Lenin Heykeli kaldırılarak dikilmiş Kutsal Sofya Heykeli. Tabi Lenin Heykeli kaldırıldıktan 10 yıl sonra oluyor bu olay. Defne dalı yüceliği, baykuş ise bilgeliği sembolize ediyormuş.

Baykuşun kendine yüklenen bu yücelikten haberi var mı bilmem. Miskin miskin tünediği dalında sonar atıp duran bir hayvancığın sırtına büyük yük yüklüyorlar bence. Neyse. Üşengeçlik yapmıyor, bir kaç açıdan fotoğrafını çekiyoruz ezilme tehlikesini göze alarak. Ama işte içine çamaşır giyseymiş daha iyi olurmuş bencileyin.. Tanrı bizi kutsasın mı affetsin mi bilemedim 🙁 .

LARGO

Nezavisimost Meydanında yer alan, Sofya Heykeli‘nin yakınlarında yer alan bu büyük bina kompleksi Bulgaristan komünist rejimin etkisindeyken yapılan komünist parti binası aslında. Zaten mimariye ilgisi olanlar o soğuk ve keskin hatlı duruşundan bunun Sovyet kafasıyla yapılmış bir bina olduğunu aşağı yukarı kestirecektir.

3 kmlik o koridorlarının dili olsa da konuşsa, anlatsa bize parti sırlarını.. Desek de nafile, şimdi meclis binası olarak kullanılıyor bir kısmı. Ben güzelce selfimi çekinirim, cici cici pozlarımı veririm, gerisine karışmam. Köşe yapısı olması nedeniyle o devasalığına ve hantallığına rağmen yine de sevdim, tanısan sen de seversin bence 🙂 .

TZUM

Largo‘yu karşına aldığında solunda kalan yapının kulağına 3 kere Tzum, Tzum, Tzum diye fısıldamışlar, adını Tzum koymuşlar anlayacağınız. Hani ritmi ile sizi büyüleyen koridorlar vardır ya, yani periyodik olarak tekrar eden sütunlar, kemelerler.. Hani tam gün batarken gölgesi düşer ya o yapıların. Tam da gün batıyordu.. Elimde yoldan bir yerden satın aldığım ayçiçeğimle geziyordum. Birden gölgem boyumun 15 katına çıktı..

Tzum

Çok değişik bir andı. Koskoca koridorda bir ben vardım. Yalnızlığımın farkına vardım. Ama arkamda güneş vardı işte, korkmazdım. Bir güç çekti beni içine.. Gel dedi.. Gidiyorum.. Hiç kimse yok, arkadaşımı da arkamda bıraktım gidiyorum.

Bir anda solda bir aralık gördüm, oradan bir anda bir sıcak rüzgar geldi, vurdu yüzüme. Beni çağırdı bir güç. Yürüdüm. Dev bir kemer. Arkadaşım koştu yetişti bana. Merdivenler çağırdı beni indim. Yürü dedi yürüdüm. Sonra bir müzik sesi geldi derinden. Bu sefer de müziğe doğru yürüdüm.

Ulusal Tarih Müzesi

Müzik beni tarihi bir yapının önüne getirdi. Mimarisine hayrankaldığım bu yapı aslında Ulusal Tarih Müzesiymiş. Müze kapısının önünde bir grup müzisyen müzik yapıyordu. Demek ki duyduğum müzik sesi buradan geliyordu. Usulca boş bulduğumuz yerlere oturduk. Hilal benden biraz uzak kalmıştı. O kadar duygulu çalıyorlardı ki, çalınan parçayı anlamasam da bir acıyı tasvir ettiğini hissedebiliyordum. İçim cız etti, ben başladım ağlamaya.. Hani hönkürerek ağlamak istersin de kimse duyup farketmesin diye kendini kasarsın ve göz yaşları şıp şıp damlar ya, işte öyle. Müziğe mi ağladım, kendime mi ağladım bilmiyorum. Ama işte o akşamüzeri tam da güneş batarken, bir avuç dinleyicisine yüreklerini açıp müziğini içinde hissettiren o güzel insanlara selam olsun. Parça bitince bir tanesi mikrofonu eline aldı ve anlatmaya başladı. Konuşan ve bir kaç arkadaşı Suriyeliymiş, diğer müzisyenler de dünyanın dört yanından bir araya gelmiş müziğin etrafında toplanmışlar. Memleket hasreti zor şey olsa gerek. Hasretle yazılan parçalar işte böyle yüreğe dokunuyor.

Sofya’da duygu dolu dakikalar..

Benim Ulusal Tarih Müzesi ile anlatacaklarım güzel mimarisi ve yaşadığım bu anıdan ibaret. Ama kendi kendime söz verdim bir sonraki gidişimde bu müzeye vakit ayıracağıma dair. Sofya‘ya bir daha gitmeyi düşünüyorum evet. İlk ben miymişim? Tamam, tamam, tezahürata gerek yok 🙂 .

Banyabaşı Camii (Seyfullah Efendi Camii)

Müzik dinletisi bitti derken bir anda arkamdan ezan sesi yükseldi. Akşam ezanı okunuyordu. Güneş yavaştan batarken günün turistik boyutunun da bittiğini de haber ediyordu sanki.

1566 yılında inşa edildiği söylenen Banyabaşı Camii, şu anda Sofya‘da ibadete açık tek cami. Avrupanın en eski camilerinden biri olan Banyabaşı Cami ile ilgili Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “Sofya’da en güzel minaresi olan cami” şeklinde yazmış diye bir söylenti var. Artık bütün ciltleri okuyup da bu cümle hatırında kalan varsa bize bi destek çıksın 🙂 .

Yeterince tarihe bulandığımıza göre artık kendimizi Vitosha Bulvarına atmanın zamanı geldi bence. Yol üstünde ilginç görüp fotoğrafladığım bu yapının Adalet Bakanlığı binası olduğunu öğreniyorum. Başım göğe erer gibi falan oluyor 🙂 .

Vitosha Bulvarı

Hani bizim İstiklal Caddesi varya heh onun daha genişini düşünün desem şurada, 65 yaş üzeri okuyucu direkt kalpten ölür, 25-35 aralığı acımaz çarpı işaretine abanır da kapatır siteyi. O yüzden ne yapıyoruz, bu “şakıl” benzetmelerden iskarpin içine beyaz çorap giymiş abi görmüş gibi kaçıyoruz 🙂 . Bu canım bulvar adını Vitosha Dağı’ndan alıyor, zaten bulvarın bir ucu bu dağa bakıyor, epey uzun olduğunu tahmin etmişsinizdir. Bir sürü mekan, mağaza, hediyelik eşya dükkanı sağlı sollu dizilmiş. Gençler birbirleriyle şakalaşıyor, gülüşüyorlar. Bu arada gülün epey popüler olduğunu öğreniyoruz ama milliyetçilik yapıp “Bizim Ispartamız ne güne duruyor canım!” deyip gülün bütçemizi tırtıklamasına müsade etmiyoruz. Gelgelelim hediyelik eşya dükkanlarına girmekten de geri durmuyoruz. Gayet sevimli hediyelikler bulabileceğiniz mağazalar mevcut, seçin, beğenin, alın. Yazlığa diye yola çıkıp Bulgar’a kaçtığım için bana çemkirekli yaklaşan anneme sus payı niyetine hediyelerimi işte bu mağazalardan birinden alıveriyorum el çabukluğuyla. Bimilyoncu kafası burada da var, işte bunlar hep az gelişmiş ülkelikten..

Bulvarda birer “drink” alıp sonra hunharlarca karnımızı doyuruyoruz. Üzerimizde yine bir emmilik var, bir kaç saat gezdik Sofya‘ya alıştık ya, hemen bir havalara girmeler, artistlenmeler, ayakkabıyı çıkarıp direkt çorapla yere basmalar, bize tip tip bakanlara, “turistim ben be!” bakışları savurmalar.. Nice çirkinlikler, yellozluklar, hanımsendecilikler..

Vitosha Bulvarı

Geyik bir kenara, Vitosha Bulvarı çok keyifli ve hareketli. Sofya’nın kalbi burada atıyor diyebiliriz. Cici karnınızı doyurmak ve birşeyler içmek için tercih edilesi..

Velhasılıkelam..

  • Sofya küçük ve kendi halinde bir başkent. Hani tüm kardeşler “ekmek parası” peşinde büyük kentlere göç eder de sen köyde kalırsın ya, öyle birşey.
  • Yine evsizler dikkatimi çekiyor. Dünya üzerinde herkesin bir evi olmalı bence, olabilmeli.
  • Sokaklar bomboş, trafik az, genel olarak insanlar güler yüzlü, çalışanlar zaten şeker, bal!
  • Muhakkak bir yerlerde Türkçe konuşan birilerine denk geliyorsunuz.
  • Çok şirin kitapevleri var. Ama Bulgarca bir kitabı okuyacak kadar Bulgarcam olmadığından almadım:) (Yazar burada “Evet Bulgarcam var ama o seviyede değil.” mi demek istiyor, yukarıda da tek teşekkür etmeyi biliyorum diyordu. Adeta kendi ile çelişiyor..) .

Largo

Diyeceğim şu ki, müsaitseniz annemler bu hafta sonu size gelecek diyerekten komşu Bulgaristan‘ın kapısını çalmakta fayda var. Ülkeleri haritada görmek ile bizzat görmek arasında büyük fark var. Ama öyle ama böyle biraz vakit geçirmek, sokaklarında yürüyüp havasını solumak, suyunu içmek, insanıyla diyalog kurmak kişinin pek çok açıdan bakış açısını değiştiriyor. Artık Bulgar göçmeni bir arkadaşla konuşurken daha güzel dallanıyor muhabbet, memleketlerinin havasını getirmişim gibi daha bir içten selamlıyorlar beni.

Schengen vizeniz varsa Bulgaristan‘ın başkenti Sofya‘yı bir görmeli. Emin olun bir kaç gün yetecektir. Atıl bir hafta sonuna ülke keşfetmece oyunu ile mana katabilirsiniz.

Sofya’da ne yenilir&içilir diye merak ediyorsanız burayı tık tık!

Az beklenti, çok mutluluk!

Bir sonraki keşifte görüşmek üzere..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün KARAKAŞ

Related posts