Genel, Gezsempatik, Yurtdışı Gezileri

Sanatın ve Sarayların Şehri: Viyana Gezi Rehberi

Sene 2013, genciz o zamanlar.. Arkadaş düğünlerini bahane edip yurt içi gezilerine yelken açıyoruz. Yurt dışını hep  merak ediyoruz, cesaret edemiyoruz. Ama artık daha uzaklara, daha farklı topraklara gitme arzusu içimizde kıpraşıyor. İç ses dışarı vuruyor; “Buralar bana dar geldi, yurtdışına mı açılsam acaba?” diyorum, lakırdıma isteyerek kulak misafiri olan arkadaşım: “Süpeerr, nereye gidiyoruz bakalım.” diyor : ) Belki Amsterdam, veyahut Prag derken derken.. İyisi mi Viyana‘ya gidelim diyoruz; hem sanat, hem tarih, hem mimari, hem de bol bol müzeler, ayrıca gelsin schinitzeller gitsin turtalar!

THY nin leziz somonu

İlk iş uçak bileti alınıyormuş efendim. Pegasusta gidiş-dönüş 550 TL’ye bilet vardı ama THY’nin yemeklerini yemeden yurtdışı seyehati mi olurmuş diyen sosyetik arkadaşım kanıma girdi; 715 TL’ye aldık uçak biletlerini. (Şu an sene olmuş 2017, 500’ü geçerse uçak bileti, hocam bu kalsın, almıyım diyorum, bir zamanlar ya daha zenginmişim ya da daha deli 🙂 .

Arkadaşım 25’ten fazla ülkeye gitmiş tam bir yurt dışı canavarı. Tecrübeli vesselam. Ama bir o kadar da asil. Uçak biletine verdiğimiz paradan asaleti anlaşılıyor zaten 🙂 . Uçak tamam madem, peşine booking.com dan otelimizi ayarlıyoruz. Seçtiğimiz otel bizim Nişantaşı kıvamında Mariahilfer mevkiinde konumlanıyor, adı da Hotel Kummer.

Hotel Kummer

Metronun tam dibinde olması gözümüzde daha da güzelleştiriyor bu 4 yıldızlı oteli (Aman Allahım! Yıldız mı? O da nesi? Bu bünye yıldıza hasret, yıldıza susamış, bu ayaklar kağıt banyo terliğine hasret, bu saçlar minik saç kremlerine muhtaç. Wireless için latte içmek zorunda kalıyor artık bu fani gezgin müsveddesi. Yok yok ben bildiğin zenginmişim o zamanlar. Ya da .. Tamam, sus, söyleme.. Daha fazla kırılmasın yüreğim.. 🙂 ).

NOT: Fiyatlar 2013 fiyatlarıdır genşler, bilginiz olsun.

ULAŞIM

Yaklaşık 2 buçuk saatlik bir uçak yolculuğuyla Viyana‘ya vardık. Gitmeden evvel havaalanı-şehir merkezi ulaşımı için kafamızda alternatifler oluşturmuştuk. Taksi ortalama 40 £ civarı, CAT (Hızlı tren-City Airport Train) gidiş-dönüş bileti 19 £ civarı, bir de S-Bahn adında trenleri var ki oldukça ekonomik. Biz 15 dk‘da şehir merkezine varma arzusunda olduğumuz için CAT‘i tercih ettik. Landstrasse (Wien Mitte) durağında indik, hemencik 72 saatlik ulaşım biletlerinden aldık.

Bol bol metro kullanacağımız belliydi. 15.40 £ fiyatı.. Gelgelelim metrolarda turnike bile yok, dahası kontrol de yok. Biz yine de biletimizi okuttuk, gurbet ellerde sahtekarlık peşinde koşacak değiliz hoş 🙂 . Takdir size kalmış, biletsiz de kullanabilirsiniz metroyu, binde bir kontrol olur da yakalanırsanız bilemem artık.. Yakalanmayasıcalar sizii 🙂 .

Viyana’da U1, U2, U3, U4, U6 olmak üzere 5 adet metro hattı var ve her birinin ayrı bir rengi var. Ben bu haritayı telefonuma kaydettim, çok da faydasını gördüm. Şimdi sıra sizde 🙂 .

Viyana bir sanat şehri, tarihe ve sanata çok önem veriyorlar. Dolayısıyla da her çeşit müze var: sanat, tarih, grafik, doğa tarihi hatta tabut müzesi (Ölülere de kıymet veriyorsalar demek 🙂 ).. Müzesever birisi olarak üzülerek müzelere fazla vakit ayıramadığımı belirtmek isterim. Çünkü kısıtlı vakit söz konusu ve müzelerde gezerken, sokağın ruhuna varmak, kafelerin tadını çıkarmak pek mümkün olmuyor. Pek çok müze arasından ilgi alanınıza göre eleyip, tercih yapabilirsiniz.

Hani derler ya “Görmeden dönmeyin!” diye, size o kıvamda önerilerde bulunasım var: İlk olarak Stephansdom (Aziz Stephan Katedrali) ile başlayalım.

STEPHANSDOM (Aziz Stephan Katedrali)

1147 yılında inşaasına başlanmış, 1160 yılında tamamlanmış, ne emek! Ancak 1365 yılında şimdiki halini almış.   Katedralin benim gözümde en önemli özelliği, zamanında Türkler gelirse aman tetikte olalım, bizi kırıp geçirmesinler korkusuyla çalınan çandan sorumlu arkadaşın memur maaşından ziyade, kadraja bir türlü sığdıramayışımdır. Evirdim çevirdim telefonu, yan yattım çamura battım olmadı.

Stephansdom

O minaremsi kulesini çekerken alt taraf çıkmıyor, alt tarafı çekerken kuleyi budamak zorunda kalıyorsun. Olmadı uzaklaşıyorsun, bu sefer de binanın gövdesi başka binaların arkasında kalıyor, yine kuleyle yetiniyorsun!

Restorasyon çalışmaları da sağolsun, bez pankartın üzerindeki görüntü ile yetinmemizi öneriyordu adeta! Neyse.. Bütün yollar Stephansdom‘a çıkar! Asla kaybolmaktan korkmayın, kule her yerden size göz kırpıyor.

Yalnız benim gibi kaybolmayı seviyorsanız, Viyana buna uygun değil, her yer düzenli, çok tanıdık, sanki bizden gibi, bizim gibi 😉 . Tam bu esnada utana sıkıla Viyana kapılarında dayanma mevzuunu açıyor ve açtığım gibi kapıyorum 🙂 .
Ne diyorduk.. Gotik mimarinin hoş bir örneği katedral.. Sağ tarafından “Fiaker” dedikleri faytonlar kalkıyor.

Nasıl desem, bizde Sultanahmet Camii ne ise Viyana’da Stephansdom o; bizde Sultanahmet Meydanı ne ise bu katedralin bulunduğu meydan da öyle. Nasıl ki bizim tur acentalarının elemanları “bosforos tur, bosforos tur, 10 törkiş liras” diyorsa, bu meydanda eski Avusturya konseptli kıyafetleriyle arkadaşlar bilimum klasik müzik konseri ve opera bilelerini satmaya çalışıyorlar. Gezi evvelinde internetten opera bileti almamamız en büyük pişmanlığımız oldu. Asıl opera binasında gerçekleşecek nefis gösterilerin biletleri bitmişti, daha doğrusu sadece VİP biletleri kalmıştı. Biz de opera için uçak bileti+konaklama ücreti kadar meblağ ödemek istemedik haliyle (mübalağa içerir) 🙂 .  Arkadaşların bizi kandırmasına izin verdik ve tümüyle turistler için düzenlenmiş, “opera, bale ve klasik müzik” karışımını afiyetle seyrettik, sen misin meydanda turist turist salınan 😉 . İşin trajikomik tarafı da operaya gideriz diye yanımıza klasik kıyafet ve hatta topuklu ayakkabı almamıza rağmen, turistlere yönelik bir etkinliğe gitmemizden mütevellit bu sefer de o paspal Asyalı turistlerin arasında aşırı şıklıktan kömür içine düşmüş pırlanta gibi parlamıştık (Bak hele bak bak, benzetmelere bak! Kazıklandık demiyor da, Asyalılara sataşıyor! Beni gidi beniii!).

Stephansdom dedim, nerelere geldim. Gelirim! Geleyim yahu, teknoloji ilerledi, bilgi tozlu raflardan çıkıp, arasına simit susamı kaçmış klavye kadar, dokunmatik telefonumuzu şenlendirdiğimiz parmak uçlarımız kadar yaklaştı bize. Sen sor Google söylesin, o sorsun Wikipedia cevap versin! O yüzden ansiklopedik değil de yaşayıp da görmüş tecrübe edinmişlik ile devam ediyorum 🙂 .

GRABEN

Katedralin etrafında gezinirken Graben‘e vardık. Graben‘in sembolü Veba Anıtı. Konu veba olduğu için üzgün pozlar verdim, güzel çıkmayınca gülücüğümü salıverdim gitti 🙂 . Ortaçağın karanlık yüzü heryerde gelip buluyor insanı azizim! Burası alış-veriş meraklılarının ilgisini çekecektir diye düşünüyorum.

Graben

PETERSKİRCHE (Aziz Peter Kilisesi)

Sokaklar arasında gezinirken karşımıza yeşil kubbeli Peterskirche (Aziz Peter Kilisesi) çıktı. Zaten buralarda kirche (kirşe) aşağı kirche yukarı. Sözlükten baktığım tek kelime olup, kiraz manasına geldiğini öğrendiğimde yaşadığım hayalkırıklığını varın siz düşünün! Neyse yanıltmayayım sizi kirsche kiraz ve hatta vişne demek, kirche de kilise haliyle 🙂 .

Kilisenin içine girdik, tam da bir ayine denk geldik. Gürültü patırtı yapmadan bir kenarda onları seyrettik. Adettendir bir kaç kare fotoğrafını alıp yolumuza devam ettik.. Tarihsel detaylarla sizi boğmayayım gençler. Bu başlığımız da kiraz ile kilise arasındaki farklara odaklı olsun : ) .

Sokaklarda salınırken mağazaların vitrinlerine de bir göz attım; yaratıcı, çok keyifli tasarımlar var. Sunuma önem veriyorlar.

Hoşumuza en çok giden bu ezilmiş şişeler oldu. Sanatla üretimi birleştirmek böyle birşey olsa gerek! “Sanat toplum içindir.” cilerin hoşuna gidecek bu dediğim 😉 . Tasarımda yaratıcılık öğesine bir kez daha şapka çıkarttık.

Kaertner Caddesi’nde turluyoruz. Hatun kısmısının ilgisini en çok çeken mağazalardan birisi Swarovski kuşkusuz. Göz ucuyla, hafif de bir kıskançlıkla bakıyoruz bu melek misali mankene, “Neyse, buraya kadar gelmişiz bi fotoğrafını çekelim bari.” nidalarıyla… Zira çektik de, buyrunuz..

İlk gün için yine güzel performans göstererek, yer yön kavramını oturttuk. 

En önemli durak Stephansplatz. Ştefın candır! Sizi doğruca Katedralin bulunduğu meydana çıkarır.
İlk günümüzü Stephansplatza el sallayarak noktalıyoruz. Sarayları keşfedelim yavaştan değil mi?

Viyana’nın en önemli üç sarayı:

  • Hofburg İmparatorluk Sarayı
  • Belvedere Sarayı
  • Schönbrunn Sarayı

HOFBURG İMPARATORLUK SARAYI

1654 yılında yapılan saray özellikle Habsburg Hanedanlığı tarafından kışlık saray olarak kullanılmış. Meşhur Fransız Kraliçesi Marie Antoinette bu sarayda dünyaya gelmiş ise de saraya damgasını vuran Kraliçe Sisi olmuş.

Hofburg Sarayı

SİSİ

Asıl adı Elisabeth olan Kraliçe Sisi 15 yaşında iken 23 yaşındaki kuzeni Franz Joseph ile evlendiriliyor. Joseph, Sisi’ye kul köle oluyor ancak hatun sarayın katı kurallarına bir türlü adapte olamıyor. DNA’sında aileden yadigar sinir hastalığı da var üstelik. Melankoli melankoli üstüne! Güzelliği ise dillere destan. Saçlar neredeyse ayaklarına kadar uzanıyor… Zaten sabah saç bakımı en az 3 saat sürüyormuş. Bir rivayete göre de zayıf kalayım diye günde sadece bir portakal yiyormuş. Büyüleyici dış güzelliğine karşın, nevrotik, melankolik, sisli puslu, gamlı baykuşlu iç dünyası varmış. Ne büyük bir tezatlık! Asi duruşu, özgürlüklere olan inancı ve rahatlığı o devirlerde çok eleştiri almış. Kimbilir belki de çekemediler bu taş bebek gibi güzel kadını. İşte bunlar hep nazar, hep göz. Gözü olanın gözü çıksın!

Sisi, oğlu intihar ettikten sonra daha da büyük bir bunalıma giriyor ve siyahlara bürünüyor. Gelgelelim siyah matem kıyafetleri dahi ona çok yakışıyor, acının insanı güzelleştirdiği savını desteklercesine..

Avusturya‘da Sisi bir fenomen. Hofburg Sarayı‘ndaki Sisi Müzesi’ni geziyoruz. Kıyafetleri, takıları, resimleri büyüleyici. Müzenin girişindeki resimlerle desteklenmiş kronoloji iyi düşünülmüş. Yaşı ilerlese de ‘yaşlanmayan’ bu kraliçe fenomen olmasını belkide buna borçlu. Sisi‘nin ölümü de oldukça dramatik. 1898 yılında İsviçre ziyareti esnasında Luigi Luchena adlı bir anarşist tarafından bıçaklanarak öldürülüyor. Avusturya‘da yer gök Sisi! Zaten hediyelik eşyacıların da Mozart, Gustav Klimt ve Sisi üçlüsüne ağırlık vermesinden sezinlemiştim başımıza gelecekleri 🙂 .

BELVEDERE SARAYI

Belvedere Sarayı, 1668-1745 yıllarında Savoy Prensi Eugene tarafından dönemin önde gelen Barok mimarlarından Johann Lucas von Hildebrandt´a yazlık saray olarak yaptırılmış. Aşağı (Lower) Belvedere ve Yukarı (Upper) Belvedere olmak üzere iki kısımdan oluşuyor.

Yukarı Belvedere’yi daha da özel kılan ünlü Sembolist ressam Gustav Klimt’in en büyük resim sergisini içermesi.

Özellikle “The Kiss-Öpüş” resmi büyüleyici. Hediyelik eşyaların üzeri hep bu resimle kaplı. Ben de dayanamayıp bir sürü şey aldım.

Wikipedia'dan alıntıdır

The Kiss-Gustav Klimt (Wikipedia’dan alıntıdır)

Vaktimiz kısıtlı olduğu için sadece Yukarı Belvedere‘yi gezdik. Pek çok ünlü ressamın birbirinden değerli resimleri sergileniyor sarayda. Ne yazık ki sarayın içinde fotoğraf çekmek yasak; penceresinden müthiş bahçesini çekmekle yetiniyoruz.
Ulaşım da oldukça kolay; D tramwayına binip Scloss Belvedere durağında inmeniz yeterli. D tramwayına nereden binicem diyorsanız, biz Opera Binası’nın önündeki duraktan bindik, duyurulur!

SCHÖNBRUNN SARAYI

Saraylar arasında en çok beğendiğim Schönbrunn oldu. Hem sarayın içi hem bahçe düzenlemeleri, ağaç koridorları, hem de devasa çeşmesi çok güzeldi.

İnşaası 1696 yılında tamamlanan saray en şaşaalı dönemlerini Marie Antoinette‘in annesi Maria Theresa zamanında yaşamış. Sarayı gezmeden evvel Türkçe tanıtım yapan cihazımızı temin ettik girişten. Grup grup alıyorlar turistleri tıpkı bizim Beylerbeyi Sarayı’ndaki gibi. Her salonu tek tek anlatan sesli rehberimiz ilaç gibi geldi doğrusu. Bizi bu sarayda da Franz Joseph ile Sisi hiç ama hiç yalnız bırakmadı. Marie Antoinette‘in de bir müddet yaşadığı bu saray, onun pek çok resmiyle bezeli. Ancak güzellik açısından Sisi her daim birinci sırada.

Sarayda önemli yemeklerin yendiği ve toplantıların yapıldığı Büyük Salon gerçekten çok etkileyiciydi. Tavan süslemeleri, duvar işlemeleri, sütunlar.. Hepsi birbirinden zarif ve büyüleyiciydi. Monarşik yönetimleri eleştirsek de, böyle şaşaalı saray ve yapılar hep o zamanlardan kalma. Sanatla mimariyi birbirinden ayıralı ne kadar oldu? Teknolojinin gelişmediği, imkanların son derece kısıtlı olduğu o zamanlarda üretilen herşey bugünkünden çok daha incelikli, emek dolu ve kaliteli. Fabrikasyon eşyalar, tekdüze binalar ve sığ insanlar var artık; gidişat kötü!

Schönbrunn Sarayı

Sarayın bahçesi içinden yürüyüp devasa çeşme ve önündeki havuza ulaşıyoruz. Harika bir soluklanma noktası. O esnada 2. Viyana Kuşatması sırasında buralara kadar gelindiği ancak saray binasına dokunulmadığı olgusu geliyor aklıma. Yıkılmadığı iyi olmuş, tarih nerede olursa olsun bizim tarihimiz, eserler bizim eserlerimizdir. Saygı duyup, değer vermeliyiz..(Sosyal mesajlar mesajlar ☺).

Viyana’da ulaşım o kadar kolay ki; tam turist şehri! Ne haritaya baktık, ne de sözlüğe.. Rahatlıkla heryere ulaştık (Hundertwasserhaus hariç 😉 . Schönbrunn Sarayı‘na gitmek için U4 metrosunu kullanıp Scloss Schönbrunn durağında inmeniz yeterli Şekil A’da göreceğiniz üzere:))

Sarayın çıkışında bu arkadaşlara rastladık. Eee madem ki turisttik böyle cansız mankenlerle, pandomimik arkadaşlarla fotoğraf çektirmemek olmazdı. Raconu bozmadım. “Lönk” diye oturdum aralarına 🙂 . Ücreti: gönlünüzden ne koparsa 🙂 .

HUNDERTWASSERHAUS

Ve sırada Hundertwasserhaus var! Benim Hundertwasserhaus sevdam bizim yarım günümüze mal oluyor. Çünkü tasarımı Avusturyalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser tarafından yapılmış olan bu asimetrik şekilli buram buram sanat kokan yapı , şehir merkezinin biraz dışında yer alıyor. O yüzden ulaşımda sıkıntı çektik. Belki bir saate yakın yürümüşüzdür 🙁 . Siz siz olun gidecekseniz 1 numaralı tramwayı tercih edin, çünkü çok yakınından geçiyor.

Hundertwasserhaus

Friedensreich Hundertwasser şöyle demiş: “Ressam özgür olmak istediği evler ve mimariler hayal eder ve bunları da gerçekleştirir.” Tam bana göre!

Landstrasse’deki Hundertwasserhaus (Yüzsular Evi) Kegelgasse 34-38 numaradadır. Diyor Wikipedia ama öyle ha deyince bulunmuyor  🙁 . Neyse ben yine de gördüğüme çok sevindim.
İçinden ağaçlar geçiyor..

Hundertwasserhaus

Bu evleri ararken çaprazdan Prater (Dönme dolap) görünüyordu ama hiç canımız çekmedi dönme dolaba binmeyi. Bir London Eye değil sonuçta 😉 .
Hızla şehir merkezine dönüyoruz. O esnada bindiğimiz tramway (1 Nolu) bize zaten mini bir şehir turu yaptırıyor. Hofburgtheatre, Rathaus, Staatsoper falan fişmekan..

SCHMETTERLİNG HAUS (Kelebek Evi)

Viyana’ya gitmeden evvel yaptığım araştırmalarda Kelebek Evi’ni de muhakkak ziyaret edin diyorlardı. Opera Binasının 200 m ilerisinde yer alan bu yapıya ulaşmak için Karlsplatz/Oper durağında inmeniz yeterli. Dev bir sera düşünün, içerisi tropik ormanlar gibi dizayn edilmiş; son derece sıcak ve yemyeşil bir yer. Giriş bileti 6 £ idi.

Schmetterling Haus (Kelebek Evi); adı üzerinde kelebeklerin uçuştuğu bir sera. İçinde ağaç ev bile var; merdivenlerden çıkıp yukarıdan da seyredebilirsiniz kelebekleri. En çok ilgimi çeken muz ile beslenen kelebekler oldu. Ama ne yazık sayıları çok az. Gözümüz kelebeğe doymadı 🙁 .

Önünde bir hatıra fotoğrafı çektirip uzaklaşıyoruz.. 

Yol üstünde Belediye Binası (Rathaus)na denk geliyoruz. Tam o vakitlerde binicilikle ilgili bir etkinlik de varmış. Asıl burayı Christmas Markt kurulduğunda görmek gerek. Hem muhteşem gece ışıklandırması, hem de pazarın coşkusu eminim enfes görüntüler çıkarıyordur ortaya.

Rathaus

Geriye bir tek Pazar günümüz kalmıştı. Bu güzel gezinin bitebileceğine kim inanabilir ki? Siz siz olun, dönüşünüzü pazar gününe denk getirin ya da hiç pazar gününe denk gelmeyin! Neden diye soracak olursanız. İn cin top oynuyordu, bütün dükkanlar kapanmış yahu’lu, eee biz ne yapacağız şimdi’li cümlelere hazırlıklı olun! Zira haksız da sayılmam! Hayatın tümüyle öldüğü bir Pazar gününü yine de iyi değerlendirdik biz. Ne mi yaptık? Otelimizden çıkıp Mariahilfer Caddesi’ni turladık ve Marihilfer Kirche‘ye denk geldik.

Cadde boyunca yerde önemli kişilerin el ve ayak izlerini görebiliyorsunuz. Eğer alış verişe düşkünseniz, bu caddeyi gözden geçirin ama bu işi Pazar gününe ve akşam vaktine bırakmayın.

KISA KISA..

  • Eylül ayının sonunda gittiğimiz için, yağmurlu günlerle karşılaşmamız kaçınılmazdı -ki öyle de oldu-. O yüzden eğer temmuz ağustos dışında Viyana‘yı ziyaret edeceksiniz muhakkak yanınızda şemsiye bulundurmanızı ve yağmurluk giymenizi öneriyorum.
  • Gezerken sağınıza solunuza dikkatlice bakın çünkü birbirinden güzel heykel örnekleri ve mimari detaylarla bezeli Viyana Caddeleri..

  • Mozart‘ın ülkesi Viyana‘da elbette hediyelik eşya sektöründe kendisinin epeyce ekmeği yeniyor. Nasıl oldu bilmiyorum ama üzerinde Mozart resmi bulunan bir çay kutusu alırken buldum kendimi 🙂 . Gustav Klimt‘in eserleri ve Kraliçe Sisi konseptli hediyeler bulmak da mümkün.

Artık yavaş yavaş gezimizin sonuna geliyoruz. Hayatın tadını çıkarmasını bilene her yer güzel, her mekan keyifli; siz niyetten haber verin a dostlar! İyileri çekip çıkarın, olumsuz örneklerden ders alıp kulağınıza sıra sıra küpe takın.

Viyana gezip, görmek, tadıp öğrenmek için çok elverişli bir şehir. Kendimce, aklım kesip dilim döndüğünce paylaşmaya çalıştım. Umarım gezmiş kadar olmuşsunuzdur: ) .

Bizde bu keşif arzusu sürdükçe bu gezmeler bitmez. İçinde tadım olmadıktan sonra da bu gitmeler gitmek değil 🙂 . O yüzden bir münasip zamanda (mesela saat 10’da ? ) Viyana Yeme İçme önerileri ile karşınızda olacağız..

Yeni bir macerada görüşmek üzere;

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah…

Nilgün KARAKAŞ