Festival&Workshop, Genel

101 İstanbul Lezzeti 2015’in Anatomisi

2013 yılında Time Out İstanbul organizasyonuyla hayata geçen “101 Lezzet Festival”inin bu yıl üçüncüsü 26 Nisan Pazar günü Sait Halim Paşa Yalısı’nda gerçekleştirildi.

İlk ikisine katılamadığım için yazım karşılaştırmadan ziyade gözlemlerimi paylaşma tadında olacak. Öncelikle bu kadar mekanı ve doğru orantılı olarak bu kadar lezzeti yeme içmeyi zevk haline dönüştüren bir kitleyle buluşturmak zor zanaat, bunu kısaca hatırlatalım.

 

 

Katılımcıların büyük emek sarfettiği, özenle hazırlandığı ve güleryüzünden ödün vermediği gerçeği festivali hunharca eleştirmeme engel oluyor bir nebze. Çünkü genel olarak tadımladığım lezzetleri beğendim. Saat 13.30’da festival kapısından giriş yaptım 20.30’da ayrıldım. Geriye dönüp baktığımda işletmecilerin, mekan çalışanlarının, şeflerin ve tanıtım amaçlı festivalde görev alan arkadaşların tamamını güleryüzleriyle hatırlıyorum. Festivalde geçirdiğim 7 saat boyunca bu böyle devam etti. Gelgelelim bütünü oluşturan parçaların bir çoğunda problem varsa “Bu festival olmadı sanki” serzenişi kaçınılmaz oluyor.

 

 

Yine de olumsuz şartlar altında benim polyanna tarafım devreye giriyor. “Ayy burası çok kalabalık” diyecekken, “Birlikten kuvvet doğar.” dedim. Izgara kokusu saçımız başta olmak üzere tüm vücudumuza sinmişken, “Olsun hepimiz kokuyoruz işte!” dedim soğanı bir mecliste herkes yediğinde kokudan rahatsız olunmaz benzetmesiyle. O bitmek bilmeyen kuyruklarda eşitliği gördüm, sınıf ayrımı yoktu 🙂 Bu sahne bana “Piano Piano Bacaksız” Filminde askerlerin dağıttığı yemekten bir kap fazla isteyen fakir çocuğun terslendiği gibi “Arkada bir sürü insan bekliyor” repliğini hatırlattı 🙂 Fine Dining sunumlar yapan şefler “Şefim benim neden istiridyem yok, bana niye vermiyorsun” püskevitliğinde uzanan ellere zor yetişti. Yeme adabından çok uzaklaştık, yemekleri çok karıştırdık. Damak kirlendi, tat tomurcukları yoruldu, papillalar kan ağladı 🙂

 

Sait Halim Paşa Yalısı gibi özel ve tarihi bir yapı festivale ruhunu üfleyecekken, marka gözlüğünü ve şans bilekliğini takıp gelen “genşler” sanki paşayı öldürdüler de ruhunu fincanla geri çağırdılar gibi oldu.

 

Onca insanı, onca standı, onca alet edevatı taşıyamadı yalı ve bahçesi. Tarihi yapıları çok severim. Yıpranan, yıkılan, metruk kalan yapıları gördüğümde içim burkulur. Bu güzel yalı belki özen günlerde mutluluklara mutluluk katabilir, arkadaşının düğünü için yalıya gelen kibar bayanların topuklarının zemine verdiği minimum zararla gün atlatılabilir. Ama festivale katılan binlerce insanın yükü bence ağır geldi. Yere dökülüp saçılanlar da cabası oldu. Kırmızı halıdan yürümek gerekirken ayak basılmadık yerin kalmaması da yapı için yıpratıcı bir faktördü.

 

Sait Halim Paşa Yalısı günün sonunda sarayından ilk kez çıkmış, yolunu kaybedip hırpalanmış, yerlere düşüp çamura bulanmış bir prenses gibiydi. Ama bu onun suçu değil! Yerlere dökülen yemekler, içecekler mide bulandıran boyutlara ulaştı. Devasa çöp poşetleri festivalin sonuna doğru bir canavar gibi büyüdü, büyüdü, büyüdü ve sonunda pek çoğu patladı. Cool hanımlar döner sırasında “araya kaynak yapanlar”a saydırırken varoşlaştı, piyasaya gelen, yeme içme olaylarına sırf “trendi” diye girişen delikanlılar et isiyle tütsülenip de “hayaller eu de toilette gerçekler buram buram et” olunca boş koltuklara çömüp derdine yandı. Bizim insanımıza “bedava” yahut “sınırsız” demeyeceksin. Cem Yılmaz’ın açık büfe tespitinin aynısını yaşadık. Parasıyla gelinse de “100’ü 139 liradan 101 lezzet kaç lira olur” hesaplarını iyice yapılıp, “Sadece içtiklerim zaten 150 TL şu anda” sevindiriklikleri atmosfere salındı. O kalabalıkta çoğumuz ne yediğimizi anlamadık. Anlatılanları dinleyemedik çünkü “sağlı sollu” ilerlememiz gerekiyordu, arkadan insanlar geliyordu. “O Ezgisu bu Haydar’a bakmaz!” kıvamında “Bu 101 lezzet bu yalıda olmaz!”dı. Ama oldurdular.
Alan kısıtlı olduğundan, niye yiyemiyorsun diye soranlara “Yerim dar!” cevabını rahatlıkla verebilirdiniz.
Festivalde sadece olumsuzluklar yoktu elbette.
Orada müdavimi olduğum mekanları görmek, onlarla fırsat yaratıp sohbet etmek, benim sevdiğim lezzetleri başkalarının da ilgiyle karşıladığını görmek keyif vericiydi.
En bi çok sevdiğim Velvet Cafe‘nin işletmecilerini görür görmez o tarafa koştum, sarıldık dertleştik. Festivale ve un helvasına olan ilgiden memnundular. Sabah erkenden kalkıp pişirmişler helvayı taze taze sunabilmek için. Mekanda yediğimle aynı tutarlılıktaydı lezzeti. O yüzden Velvet benim için kontrol grubu oldu 101 Lezzeti bir deney gibi düşünecek olursak 🙂
Ağızda eriyen enfes “Kaymakalı Un Helvası”nı diğer insanlarla da buluşturmak gerekiyordu evet. Yok yok kıskanmadım onlar da tatsın bilsin bu lezzeti 🙂 Velvet’e gelsinler. Hepsi gelmesin ama bu sefer de bana yer kalmayacak 🙂
Ve festivalin bir diğer gözbebeği Sabırtaşı İçli Köfteleriydi benim için. Büyük emek ve özenle hazırlanan içli köfteler inci gibi dizilmişti kutulara, daha standa koyamadan tükeniyordu 🙂 Mustafa Abi uzanan ellere tek tek yetişti, halkımızı içli köftesiz bırakmadı 🙂 Sabırtaşı’nın diğer lezzetlerini keşfetmek üzere mekanına da uğramanızı tavsiye ederim.
Bir ara oradan uzaklaştım beni izdihamdan dolayı ezmesinler diye 🙂
Bizden bir lezzet içli köfte, festivalde onca lezzet ve çeşit arasında sanırım ben yine yöresel lezzetlerimizin safını tuttum.
Festivale damgasını vuran işletmelerden birisi de Virginia Angus‘tu. Festivalin başından sonuna kadar hiç ara vermeden yüzlerce insana burger yetiştirdiler. Yeme-içme faslı bitip standlar toplanmaya başlamıştı ama onlar hala devam ediyordu servise. Virginia Angus’un burgerinin hatrına uzunca bir kuyruğa girmeyi göze aldım ve mutlu son! Gerçekten çok lezzetliydi. Minik tadımlık sunum yerine standart burger ekmeğini ikiye bölüp sunmaları da lezzet kaybını önlemişti. Çünkü etin pişimi, içinde kalan su oranını etkiliyor  köftenin boyutu.
İtalyan Yokuşu’nda tarihi bir Fransız Yetimhanesinin yanında konumlanan mekanını saklı bir cennet gibi bulduğum Peymane Ocakbaşı da oradaydı. Kaşar ve közlenmiş patlıcan ilavesiyle lavaşa sarılıp ızgaraya tekrar sürülen “Peymane Kebabı”nı beğendim. İkinci kez tatmak için uğradığım nadir standlardan oldu.
Roka Pera‘nın mezeleri festivalde ilk tadımladığım lezzetlerden oldu. Damağımın henüz temiz olmasının da etkisiyle tatlarını çok rahat aldım ve leziz buldum. “Pancarlı Börülce” Ege Kasabası diye sayıkladığım bu günlerde tam da gönlüme göre bir meze oldu.
                            
Develi Restaurant çiğköftesi ve Fıstıklı Kebabıyla yöresel tatlarda hoş bir alternatifti.
Eat Box‘ın “Oryantal Burger”ini denedim. Çünkü köz patlıcan denince akan sular duruyor bende 🙂 Yoğunluktan dolayı ekmeğin ısıtılamaması dışında bir sıkıntısı yoktu.
Kalamış Cundalı Ayvalık Balıkçısının mezelerini ve “Karidesli Mantı”sını denedim. Genel olarak beğendiğimi söylemeliyim. Limonsuyuna yatırılmış ve incecik dilimlenmiş enginarı da lezizdi.
Sushi tatmamak ayıp olur diye düşünüp Sushico‘nun standına uğradım. Karamelize cevizler minik kutularda olduğu için çantama koyup eve getirdim. Malum bir anda yüklenmek mide fesadına sebebiyet veriyor 🙂
Ferah Feza‘nın yeşil mercimek ve siyah pirinç fonundaki ahtapotu da güzeldi.
                                   
Pim Karaköy‘ün Falafel ve Tabulesini sevdim. Tuzlularıyla olduğu kadar yalının üst katında yer alan tatlı köşesiyle de dikkatleri üzerine topladı.
Tatlı demişken festivalde Yeme-İçme Tanrısı (Öyle bir Tanrı var mıydı bilmiyorum ama yoksa da uyduralım, mesala YİYOS olsun:) ok niyetine çatalını bana doğrultup midemden vurduğunda tam daBaylan‘ın standının yanındaydım. Kup Griye beni benden aldı, bulutların üzerinde dolaştırdı, Bebek’te üc-bej tur attırıp yalının çatısına bıraktı 🙂 Orada tanıştığım martılar da en çok Kup Griye’yi beğenmişlerdi 🙂 Zaten efsane bir lezzet. Çizgisinden ve lezzetin hiçbirşey kaybetmeden karşımızdaydı. Onca yemeğin üstüne içimi ve midemi ferahlattığını söylemeliyim.
Festivalin en akıllıca ve yaratıcı sunumu hangisiydi derseniz size Bellatorta nın tatlı paletinden bahsetmem gerekir. Getirdikleri 3 çeşit tatlının isimlerinin yazılı olduğu palet onları taşıyabilmek ve isimlerini akılda tutabilmek için idealdi. Çilekli olanı da gayet lezizdi.
Bilindik lezzetleri farklı sunan var mıydı derseniz size bir doz Ravouna 1906 verebilirim. Elimde gördüğünüz aslında Mozaik Pasta 🙂
                                  
Festivalin en renklisi ise Color.Full du. Harbiden de kalırfuldü 🙂 Renkli merengler estetik olarak hoş ama, gıda boyası boyutu bir kez daha düşünülebilir 😉
Melia Patisserie de bol çeşidiyle göz doyurdu. Tartları lezizdi. Hazır ürün kullanmıyoruz sloganıyla yola çıktıkları için destekliyorum onları 🙂
Brasseria Cognac’ın Blueberry Cookie’si nam-ı diğer Yabanmersinli Kurabiyesi festivalde Peymane ve Baylan dışında ikinci kez standına uğramama sebep oldu. Ağızda eriyen bu kurabiyeyi benim gibi kurabiyecanavarlarına tavsiye ediyorum 🙂
                                 
Onca tatlının üzerine mideyi ferahlatmak için şerbet barındıran standlara yöneldim. Şekerci Ali Muhittin Hacı Bekir‘in lokum ve akide şekerlerini çantama zulalayıp Demirhindi şerbetini içtim. Aromasını tam alamadım açıkçası. Ama lokumlara, şekerlere laf yok 🙂 Peşinden Erenköy Şerbetçisi’nde Karadut Şerbetini denedim.  Asitli içecekleri tüketmektense şerbet tüketmeyi yeğlerim!
Ardından Karaköy’ün sevilen kahvecisi Kronotrop‘ta buzlu bir kahve içtim. Müdavimi olduğum Coffe Brew Lab‘ın standına uğramadan olmazdı. Ayaküstü sohbet esnasında az biraz filtre kahve yudumladım. Bilirsiniz ben latteciyimdir, o yüzden fazla içemiyorum sert kahveleri 🙂
Festivalin sonlarına doğru hafif ve yine mideye dokunmayacak Pinkberry yoğurduna yöneldim. Espritüel çalışanları da bu standın artısıydı.
18.00’de sevgili Harbiyiyorum ve Gezginnerede ile Tasty Cinema’nın “Yedi Kocalı Hürmüz” film gösterimi ve tadım etkinliğine katıldık. Biz zaten film seyrederken abur cubur yemeyi çok seven bir milletiz, ya mısır patlatır ya da çekirdek çitletiriz 🙂 Tasty Cinema bunu daha özenle seçilmiş malzemelerle ve radikal birliktelik oluşturan kombinasyonlarla yapıyor (“Türk kahvesi ile tütsülenmiş ördek konfi, kızılcık marmeladı ile” gibisinden 🙂 Tasty Cinema ile film seyrederken onuna ilintili lezzetleri aynı anda damakla buluşturmak, kokuları film sahneleriyle bağdaştırmak farklı ve hoş bir deneyim oldu.
Loli de rengarenk şekerleriyle festivalin en sempatiğiydi. Teknoloji çok ilerlemiş, şekerin içine isim yazıyorlar 🙂
Festivalin bonusu Baylan’ın Macaron kulesiydi. Ama ne yazık ki ben kuleye varana kadar o da talan edilmişti 🙂 Bu depremi bir çatlakla atlatan pembiş makaronu elimizde çekmek düştü bize de 🙂
Macaronum şekil, önümden çekil! Dalgalandım da duruldum, koşamadım festivalcim çok yoğundun 🙂
Magnum’un yeni dondurmalarını da festival sayesinde tattım. Creme Brulee li olana sanırım aşık oldum 🙂

SONUÇ OLARAK

  • Dar alanda kısa paslaştık, sığışamadık, daha geniş bir alan olmalıydı yahut daha az kişi davet edilip daha az bilet satışa çıkarılmalıydı.
  • Temizlik zaafiyetlerini gidermek için bir sonrakinde muhakkak ekstra tedbirler almaları gerekiyor. Bir temizlik personeli filosunun gerektiğinin farkındayım 🙁
  • 101 lezzetin 101’ini de tadabilen olduğunu sanmıyorum. Ama sistematik ve kontrollü bir sırayla gidildiğinde pek çoğu tadılabilirdi.
  • Yemeklerin yerlere dökülmesi nimete saygısızlık mevzuunda yürek acıttı.
  • Ne kadar tüketici olduğumuzu gördük, çuval çuval çöp poşetinin gün sonunda konteynerlara yüklenişini seyretmeyeydim iyiydi 🙁
  • Suşiciden çıkıp ocakbaşına gitmek, dönüp tekrar tatlı standlarına gidip kendini şımartmak sempatikti.
  • Mekanı bambaşka bir yerde olan lezzeti boğazda tatmak daha keyif vericiydi.
  • Sevdiğin mekanların işletmecileriyle sohbet, muhabbet çok keyifliydi.. Ve yeni mekanları deneyimlemek için güzel bir fırsat sundu festival.
  • Katılan arkadaşlarımız workshopların çok keyifli geçtiğini söyledi.
  • Ağzının tadını bilen arkadaşlarımla birlikte tadımlamak, yeme içme dünyasının müdavimleriyle karşılaşmak ve ayaküstü sohbet etmek o esnada da yemeklerin kritiğini yapmak pahabiçilemezdi. (Gezginnerede)
  • Tasty Cinema’yla izlerken yemenin keyfine vardık.
  • Yeme-İçme deryasının yanında Sosyal Medyanın her alanında ustalığını konuşturan Salih Abimizden (Harbiyiyorum) feyz almak mutluluk vericiydi.
  • Pembegurme‘nin kırılan macaronuma üzülüp pembe macaronunu bana armağan etmesi tatlı bir jestti 🙂
  • Her köşe başında bulunan içecek dolapları ilaç gibi yetişti su ve soda ihtiyacımız için.

 

 

Falan fişman, giden de gitmeyen de pişman. Biraz özen lazımdı festivale ve iyi bir organizasyon. Ama yine de bu güzel lezzetleri bir arada bizimle buluşturduğu için Time Out İstanbul’a teşekkür ederiz 🙂

 

 

Hadi kalın sağlıcakla, afiyetle..
Eyvallah..
Nilgün KARAKAŞ