Genel, Gezsempatik, Semt Keşifleri, Yurtiçi Gezileri

Adana’nın Tarihi Semti Tepebağ Mahallesi ve Güzel İnsan Pala Dayı

 

Yaklaşık bir sene önceydi. Arkadaşıma Adana’yı gezdiriyordum. Tepebağ Mahallesi diye tarihi bir mahalleden bahsetmişti Sinema Müzesi‘nde karşılaştığımız adam. Sorduk soruşturduk, mahallenin müzeye epey yakın olduğunu öğrendik. İçim kıpır kıpır.. Ne zaman yeni bir semt keşfetsem böyle heyecan basar içimi. Pala Dayı ile tanışacağımı bilmeden düştüm yollara..

Tepebağ Mahallesi

SOKAKLAR

Hiç bilmediğim sokaklar, eski ama birbirinden güzel evler, tek tük mahalle sakinleri, kediler ve o sokağın kendine has kokusu..

Metruk bir yapı buluyorum yine..

Nedense terkedilmiş yapılar beni kendine çekiyor hep. Her ne kadar tehlikeli olsa da içeriye girip görmek istiyorum. Kabuk kabuk soyulmuş boyaları, artık yıkılmış ahşap iskeleti..

Kim bilir kimler yaşadı bu evlerde; en üzüntüler, acılar, ne mutluluklar..

Nişanlar, düğünler, sünnetler, askere uğurlamalar.. Kahkahalar ve gözyaşı.. Yani insana dair her ne varsa..

Adana’daki en güzel mimari örneklerine rastlayabileceğimiz Tepebağ Mahallesi ne yazık ki Adana Depreminde büyük zarar görmüş..

 

Evlerin bir kısmı terk edilmiş, bakımsız ve öyle hüzünlü ki..

Hüznüne tezat renkli duvarlar, yerde bir şemsiye.. Nasıl gizemli bir mahalle bu böyle!

Derken müzik sesi duydum önce ve Pala Dayı karşımda belirdi beyaz saçları ve pala bıyığıyla..

PALA DAYI

Sohbete başladık.. Tahminime göre 150 yıldan fazla yaşı olan bir evde, tonlarca eski eşyanın arasında yaşayan, demir işleyen dopdolu bir adam.. Evin içine girer girmez büyülendim..

Evet harabeydi, tozluydu, bakımsızdı, herşey karmakarışıktı, darmadağınıktı.. Ama etkileyiciydi.. Çünkü gerçeğin ta kendisiydi..

Müsaadesini isteyip merdivenlerden yukarı çıktım.. Duyduğum heyecanı anlatamam.. Bir kaç adım daha attım, ama gidemedim, kötü haldeydi evin üst katı..

Pala Dayı (Mehmet YOLDAŞ) 75’ini geçmiş, ak saçlı, ak bıyıklı bir amca. Demir ustası.. Aynı zamanda altın avcısı ve kendini Lokman Hekim olarak adlandırıyor. Altın avına giderken epey gezmiş Türkiye’yi. Gezip görmüş, kitap gibi aç aç oku Pala Dayı’yı; ne hikayeler, yaşanmışlıklar.. Geçiyor işinin başına bana bir güzel pozlar veriyor.

Pala Dayı

Alışkın fotoğrafının çekilmesine.. İddia ediyorum dünyanın en fotojenik adamı Pala Dayı! Birbirinden güzel fotoğraflar çekiyor, onunla fotoğraflar çekiniyorum.

Pala Dayı ve Ben

Şarjımın bitmesine lanet ediyorum. Hep böyle önemli zamanlarda biter şu şarj mereti! Bereket versin anlayışlı arkadaşım telefonunu emrime amade ediyor. Çünkü Pala Dayı, şarjı son damlasına kadar hak ediyor..

MERHABA

Dışarı çıkıp evin önündeki sandalyelere oturuyoruz. Bir tomar resim ve dev bir kitap getiriyor. Önce gururla resimlerini gösteriyor.

“Bak” diyor, “Beni çekerler hep fotoğrafçılar..”.

Hangisi diğerinden daha güzel ayırt edemediğim onlarca fotoğraf.. Sonra bana dönüyor:

“Sen de yolla bana çektiklerinden..” diyor.

Söz veriyorum.

“Sana kendi ellerimle getireceğim Pala Dayı”.

Tekrar muhabbete başlıyoruz. Bu sefer elindeki devasa kuşe kağıda basılmış kitabı açıyor, Adana sınırları içerisinde bulunan tarihi eserleri ve doğal güzellikleri bir bir gösteriyor. O güzelliklerin arasında bir yapı var ki ekstra dikkatimi çekiyor: Varda Köprüsü.. Alman Köprüsü olarak da bilinen Varda Köprüsü’nü Pala Dayı vesilesiyle öğreniyorum.

“Söz, oraya da gideceğim..”

Aradan 10 ay geçiyor, ben tekrar Adana’ya gidiyorum. Foto Cennet‘te fotoları bastırtıp arkasına notumu düşüyorum. İstikamet yeniden Tepebağ Mahallesi! Biraz aradıktan sonra karşıma çıkıyor o güzel ev.. Etrafta restorasyon ve yol yapım çalışması var. Üzüleyim mi sevineyim mi kestiremiyorum.. Malum biz genelde yaparken yıkarız, düzelteyim derken bozarız. Kaş yapayım derken göz çıkartmakta üzerimize yok. Yeri gelir bakımsız hali daha mı iyiydi sanki deriz. Umarım kuruntularım boş çıkar da bu mahalle restorasyonlarla tekrar güzel ve dinamik haline kavuşur.

Ne diyorduk, Pala Dayı‘nın evini gözüme kestiriyorum. Bereket versin ki Dayı orada, evin önündeki gölgelikte, sandalyesinde oturuyor.

“Dayı, ben geldim!”

“Hoşgelmişsin.. “ diyor Dayı..

“Bak” diyorum, “Sana söz verdiğim gibi resimlerini bastırttım.”

Şöyle bir bakıyor resimlere, gözler kısılıyor, pala bıyıkları hepten gevrek gülüşüyle kıvrılıyor.. Bir kaç saniye baktıktan sonra kafasını kaldırıp:

“Sözünün eri insan kendini belli ediyor böyle.” diyor.

Gururlandım.

Fotoğrafıyla fotoğrafını çektim, yetinmedim ben onunla tekrar bir fotoğraf çekindim, en azından yeniden yanına gidebilmemiz için bir bahanemiz olsun!

Pala Dayı‘yı arkadaşımın yanına bıraktım, tekrar eve daldım.

Tam o esnada içeri süzülen ışıkla birlikte radyoda Zara “Ötme Bülbül” türküsünü söylüyordu. Ben de eşlik ederek bir video çektim. Yaşadığım duyguları gerçekten tarif edemem..

Duvarda Pala Dayı‘nın fotoğrafları, demir parçaları, gazeteler, kıvır zıvır tonla gereksiz materyal..Ve benim kafamda bu türkü:

“Ötme bülbül, ötme bülbül,

 Derdi derde, katma bülbül,

 Benim derdim, bana yeter,

 Bir dert de sen katma bülbül!”

Tekrar Pala Dayı‘nın yanına dönüyorum, hararetle altın arama maceralarını anlatıyor, bölmüyorum. Bir kaç fotoğraf daha çekiyorum çaktırmadan.

Sanki Pala Dayı bu sefer daha yaşlanmış gibi.. Ben, Ninü, evin en küçüğü dahi böyle kocaman olmuşken Pala Dayı mı yaşlanmayacak ey akılsızım..

Bir gezisinde bulduğu bu parçayı gösteriyor. O da benim gibi toplayıcı.. Ben de toplarım sokakta bulduğum ilginç nesneleri, ağaç kozalaklarını, değişik tohumları..

Ben de toplarım anıları..

Anıları, hikayeleri..

Pala Dayı‘ya el sallıyor, tekrar yola koyuluyoruz.

Yollar, hikayeler bizi bekler..

Hikaye avcısıyım ben..

Peki senin hikayen ne?

Bir sonraki keşifte görüşmek üzere..

Kalın sağlıcakla, afiyetle..

Eyvallah..

Nilgün Karakaş